Grimm Masalları

Kestane Sarayının Üçüncü Penceresi

Bir zamanlar, kestane ağaçlarıyla çevrili küçük bir vadide Çıngıraklıdere adında şirin bir köy varmış. Bu köyde herkes birbirini tanır, akşamları evlerin önüne tahta tabureler çıkarıp günün hikâyelerini anlatırmış. Yalnızca vadinin kuzeyindeki eski saray, yıllardır sessiz dururmuş. Sarayın iki penceresi her sabah güneşle parlar, üçüncü penceresi ise daima kapalı kalırmış.

Köyde yaşayan Beril adında meraklı bir kız varmış. Beril, büyükannesinin ördüğü renkli çorapları pazarda satar, kazandığı paranın bir kısmını evlerine, bir kısmını da yardıma ayırırmış. Bir sonbahar sabahı, kestane toplarken kuru yaprakların arasında bakır bir anahtar bulmuş. Anahtarın üzerinde üç küçük nokta ve şu sözler yazılıymış: “Kapıyı açan el değil, iyilik bulur.”

Beril anahtarı saraya götürmüş. Büyük kapının kilidine sokmuş ama anahtar dönmemiş. Tam geri dönecekken sarayın taş duvarından ince bir ses yükselmiş:

“Üçüncü pencere, üç iyilik bekler. Karşılık istemeden yapılan iyilikler, paslı kilitleri bile yumuşatır.”

Beril ilk olarak köy meydanına inmiş. Orada, sepeti devrilmiş yaşlı bir sepetçi olan Marnak’ı görmüş. Rüzgâr, sepetlerini dört bir yana savurmuş. Beril kendi işini bırakıp bütün sepetleri toplamış, kırılan sapları da söğüt dallarıyla bağlamış. Marnak ona bir gümüş düğme uzatmak istemiş, fakat Beril gülümseyerek, “Bunu başka bir gün, gerçekten ihtiyacım olduğunda düşünürüz,” demiş.

O akşam anahtarın üzerindeki ilk nokta ışıldamış.

Ertesi gün Beril, orman yolunda kanadı çamura bulanmış bir turna görmüş. Kuş uçmaya çalışıyor, her seferinde yere konuyormuş. Beril çeşmeden su getirip kanadı temizlemiş, sonra turnayı güneş alan bir kayanın üzerine bırakmış. Turna, iyileşene kadar onun yanında beklemiş. Kuş sonunda göğe yükselirken beyaz bir tüy düşürmüş. Beril tüyü almış ama onu da saklamak yerine köyün okulundaki çocuklara vermiş; çocuklar tüyü kalem kutularını süslemek için kullanmış.

O gece anahtarın ikinci noktası parlamış.

Üçüncü iyilik için Beril’in karşısına daha zor bir seçim çıkmış. Köyün en zengin değirmencisi Varko, kış gelmeden önce un çuvallarını yüksek duvarlı ambarına doldurmuştu. Vadideki yoksul ailelerin ise ekmeği azalmıştı. Varko, kimseye yardım etmiyor, “Herkes kendi ununu kendi öğütsün,” diyormuş. Beril onunla kavga etmek yerine değirmene gidip yaşlı değirmencinin arızalanan çarkını onarmasına yardım etmiş. Gün boyu çalışmışlar. Çark dönmeye başlayınca Beril, değirmenciden köy halkına borçla un vermesini istemiş.

Varko önce şaşırmış. Sonra Beril’in karşılık beklemeden bütün gün çalıştığını görünce utanmış. Ambarının kapısını açıp unun yarısını köylülerle paylaşmış. O günden sonra herkes, hasat zamanı ambarına biraz fazla un koyup zor günler için saklamaya başlamış.

Beril saraya döndüğünde anahtarın üç noktası da altın gibi ışıldıyormuş. Büyük kapı açılmamış ama üçüncü pencerenin altındaki taş duvarda daracık bir kapı belirmiş. Beril anahtarı kilide çevirmiş. İçeride ne altın ne de mücevher varmış. Sadece tozlu bir oda ve ortasında, dalları gökyüzüne uzanan küçücük bir kestane fidanı duruyormuş.

Duvarın üzerinde şu yazı okunuyormuş: “Bu saray, dileğini kendi mutluluğu için isteyenlere boş görünür. Başkalarının iyiliğini düşünenlere ise bir başlangıç verir.”

Beril fidanı köye götürüp meydanın ortasına dikmiş. Varko su taşımış, Marnak çevresine küçük bir çit örmüş, çocuklar toprağı yumuşatmış. Yıllar geçtikçe fidan büyüyüp gölgelik bir ağaca dönüşmüş. Her sonbahar dallarından düşen kestaneler, köydeki herkesin payına yetermiş.

Üçüncü pencere ise artık hiç kapanmazmış. Güneş doğduğunda saraydan yayılan ışık, vadinin bütün evlerine ulaşırmış. Beril o gün dileğinin ne olduğunu anlamış: Gerçek sihir, insanın tek başına sahip olduğu şey değil, iyilikle çoğalan umudun ta kendisiymiş.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu