Uzak İstasyondaki Mavi Fener

Aras, denize yakın küçük kasabasından ayrılacağı sabah, odasının penceresinden uzun uzun dışarı baktı. Bahçedeki erik ağacı, taş duvar ve her akşam kapısının önünde miyavlayan tekir kedi artık geride kalacaktı. Babasının işi nedeniyle ailesi, dağların ardındaki büyük bir şehre taşınıyordu. Aras, yeni evlerini merak etse de içindeki özlem, göğsünde ağır bir taş gibi duruyordu.
Annesi eşyaları sandıklara yerleştirirken Aras, dedesinden kalan küçük bir fener buldu. Fenerin camı mavi, sapı ise bakır rengindeydi. Dedesinin yıllar önce söylediği bir söz aklına geldi: “Bazı ışıklar yolu değil, kalpleri gösterir.” Aras feneri çantasına koydu. Belki uzak bir yerde, tanıdık bir parıltıya ihtiyacı olurdu.
Yolculuk uzun sürdü. Tren, ovaları geride bırakıp sarp tepelerin arasına girdi. Aras, pencereden baktıkça kasabasının küçüldüğünü, sonra da gözden kaybolduğunu gördü. Akşam olduğunda yeni şehirdeki evlerine vardılar. Ev, yüksek apartmanların arasında, eski bir istasyonun karşısındaydı. Sokaklar kalabalık, sesler birbirine karışık, gökyüzü ise Aras’ın alıştığından çok daha küçüktü.
İlk günler kolay geçmedi. Aras okulda kimseyi tanımıyordu. Çocuklar teneffüste kendi arkadaşlarıyla oynuyor, o ise bahçenin kenarında sessizce oturuyordu. Evde de kasabadan getirdiği küçük taşları avucunda çeviriyor, erik ağacını ve tekir kediyi düşünüyordu. Annesi onun yüzündeki hüznü fark ediyor, “Zamanla alışacaksın,” diyordu. Aras ise alışmanın, özlemeyi unutmak anlamına gelmesinden korkuyordu.
Bir akşam, karşıdaki istasyondan tuhaf bir çınlama duyuldu. Aras pencereden baktığında peronda mavi bir ışığın yanıp söndüğünü gördü. Çantasındaki eski fener de aynı anda parlamaya başladı. Merakına yenilip istasyonun kapısına gitti. Peronun sonunda, üzerinde “Uzaklardan Gelenler” yazan küçük bir kulübe vardı. Kulübenin önünde beyaz saçlı bir kadın oturuyor, gelen trenleri sayıyordu.
“Sen yeni taşınan çocuksun,” dedi kadın gülümseyerek. “Benim adım Nergis. Bu istasyon, başka yerlere gidenlerin ve uzaklardan gelenlerin anılarını saklar.”
Nergis, Aras’a kulübenin içini gösterdi. Raflarda cam kavanozlar duruyordu. Birinde lavanta kokusu, birinde uzak bir ezgi, diğerinde de yağmurdan sonraki toprak kokusu vardı.
“Her gurbet yolcusunun yanında taşıdığı görünmez bir hatıra vardır,” diye açıkladı Nergis. “Fakat hatıralar paylaşılmadığında ağırlaşır. Sen de kasabandan bir anını anlatırsan fenerin daha parlak yanacak.”
Aras, önce tereddüt etti. Sonra erik ağacının ilkbaharda açan çiçeklerini, dedesinin ağacın altında anlattığı bilmeceleri ve tekir kedinin her sabah kapıda bekleyişini anlattı. Konuştukça içindeki taş hafifledi. Mavi fener yumuşak bir ışıkla parladı. Nergis de kendi çocukluğunun geçtiği uzak adadan söz etti.
Ertesi gün Aras, okulda yanındaki sırada oturan Suna’ya istasyondaki kulübeyi anlattı. Suna da ailesinin başka bir ülkeden geldiğini, en çok büyükannesinin yaptığı tarçınlı ekmekleri özlediğini söyledi. Öğle arasında birkaç çocuk daha onlara katıldı. Biri eski mahallesindeki yağmur oyunlarını, biri yayladaki kuzuları, bir başkası da kıyıda bulduğu renkli deniz kabuklarını anlattı.
Aras, çocukların aslında birbirinden uzak yerlerden geldiğini, fakat özlemlerinin aynı sıcaklığa sahip olduğunu fark etti. Hep birlikte okulun boş duvarına büyük bir harita çizdiler. Her çocuk, geldiği yeri bir renkle işaretledi ve yanına sevdiği bir anıyı yazdı. Haritanın ortasına da mavi fenerin resmini yaptılar.
Günler geçtikçe Aras yeni şehrin seslerini tanımaya başladı. Fırından çıkan ekmek kokusu, sabah otobüslerinin uğultusu ve okul bahçesindeki neşeli koşuşturmalar ona yabancı gelmemeye başladı. Yine de kasabasını unutmuyordu. Annesiyle birlikte erik ağacının küçük bir dalını saksıya diktiler. Tekir kedi için de her ay bir mektup yazıp eski komşularına gönderdiler.
Bahar geldiğinde saksıdaki dalda minicik beyaz çiçekler açtı. Aras, çiçekleri arkadaşlarına gösterirken mavi fenerin artık yalnızca istasyonda değil, evlerinin penceresinde de parladığını gördü. O gece anladı ki gurbet, sevdiğin yerleri kalbinden silmek değildi. Uzakta kalan sevgileri yeni bir yerde çoğaltabilmekti.
Aras, penceresini açıp gökyüzüne baktı. Dağların ardındaki kasabayı göremiyordu ama oradaki erik ağacının çiçeklerini kalbinde taşıyordu. Karşı apartmandan Suna el salladı. Aras da gülümsedi. Mavi fener iki evin arasında ışıldarken, uzak yollar artık yalnızca ayrılık değil, yeni dostluklara açılan birer köprü gibi görünüyordu.




