Yedi Renkli Fenerin Unuttuğu Şarkı

Denizden uzak, tepeleri lavanta kokan Küçükova’da her akşam gökyüzüne yedi renkli bir ışık yükselirdi. Bu ışığı, köyün en yüksek tepesindeki eski fener yakardı. Fenerin kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor camları vardı. Fakat fener yalnızca ışık saçmaz, her gece neşeli bir şarkı da söylerdi.
Köyde yaşayan Noya, fenerin şarkısını dinlemeye bayılırdı. Şarkı başladığında arılar daha sakin vızıldar, çeşmenin suyu billur gibi şırıldar, yaşlı ağaçların yaprakları bile ritme uygun sallanırdı. Noya, bir gün büyüyünce fener bekçisi olmak isterdi. Ancak bir sonbahar akşamı fener ışıldadı, camları parladı, fakat hiç ses çıkarmadı.
Köylüler tepenin çevresinde toplandı. Herkes farklı bir öneri sundu. Biri fenerin camlarını silmeyi, biri tepesine daha uzun bir merdiven dayamayı, biri de ona yüksek sesle şarkı söylemeyi önerdi. Noya ise sessizce fenerin kapısına yaklaştı. Kapının üzerinde daha önce hiç fark etmediği küçük bir yazı gördü: “Şarkı, onu arayanın değil, onu duymaya hazır olanın karşısına çıkar.”
Noya, yazının ne anlama geldiğini düşünürken fenerin içinden incecik bir tıkırtı geldi. Sanki görünmeyen biri camlara vuruyordu. Tık, tık, tık… Ses, tepenin arkasındaki eski değirmene doğru ilerliyordu. Noya hemen yola koyuldu. Yanına ekmek, bir elma ve büyükannesinin ördüğü yumuşak bir atkıyı aldı.
Değirmene vardığında kanatların dönmediğini gördü. Değirmenin yanında yaşayan yaşlı saatçi Varo, dönmeyen kanatlara bakıyordu. “Rüzgâr var, ama değirmen isteksiz,” dedi. Noya, kanatları itmeye çalıştı. Varo başını salladı. “Bazen bir şeyin hareket etmesi için daha fazla güç değil, doğru ritim gerekir.”
Noya biraz dinledi. Çimenlerin hışırtısı üç kısa, bir uzun ses çıkarıyordu. O da aynı ritmi parmaklarıyla değirmenin gövdesine vurdu. Kanatlar önce hafifçe titredi, sonra dönmeye başladı. Değirmenin içinden gümüş renkli küçük bir tüy uçup Noya’nın avucuna kondu. Tüyün üzerinde bir nota işareti vardı.
Yoluna devam eden Noya, ormanın kıyısında yağmurdan ıslanmış bir tilki yavrusuna rastladı. Yavru, dereyi geçemediği için titriyordu. Noya kendi atkısını onun omuzlarına sardı, ardından taşlardan küçük bir geçit yaptı. Tilki karşıya geçince kuyruğuyla toprağa bir şekil çizdi. Bu şekil ikinci bir notaya benziyordu. Noya iki notayı yan yana koyduğunda, uzaktan fenerin ilk sesi duyuldu; fakat ses hemen kesildi.
Sonra Noya, tepelerin arasında kaybolmuş bir çobana rastladı. Çobanın elindeki küçük davulun ipi kopmuştu. Noya elindeki ekmek bezinden ince bir şerit kesip davulu bağladı. Çoban davula yavaşça vurdu. Davulun sesi, Noya’nın avucundaki notayla birleşti. Bu kez fenerden mor bir ışık yükseldi. Noya, şarkının tek bir kişinin çabasıyla tamamlanamayacağını anlamaya başladı.
Gece yaklaşırken Noya köye döndü. Yanında tüy, iki nota ve davulun ritmi vardı. Herkese yol boyunca karşılaştıklarını anlattı. Köylüler bu kez birbirlerinin sözünü kesmeden dinlediler. Değirmenci ritmi tuttu, saatçi eski çanını çaldı, tilki yavrusu ormanın kenarından ince bir ses çıkardı. Çoban da davuluna vurdu.
Noya, bütün sesleri fenerin içine taşımak için kapıyı açtı. İçeride yedi camın ortasında boş bir yuva vardı. Tüyü yuvaya yerleştirince camlar parladı. Köylüler hep birlikte söylemeye başladı; kimi doğru notayı buldu, kimi yalnızca mırıldandı, kimi de sessizce dinledi. Tam o anda fenerin içinden sıcacık bir ezgi yükseldi. Şarkı, herkesin sesini birbirine bağlayan uzun ve tatlı bir melodiye dönüştü.
O günden sonra fenerin şarkısı her gece çaldı. Ancak ezgi hiçbir akşam aynı olmadı; çünkü köyde yaşayan herkes o şarkıya yeni bir ses katıyordu. Noya da fener bekçisi oldu. Fenerin anahtarını taşırken şunu hiç unutmadı: Gerçek ışık, yalnızca parlamakla değil, başkalarının sesini duyacak kadar aydınlık olmakla büyür.
Uzun çocuk masalları oku
Bu masalın sonunda Küçükova’da herkes, bir mucizeyi bulmanın bazen uzak yerlere gitmekten çok, yakındaki sesleri dikkatle dinlemekle başladığını öğrendi.




