Taşların Dilini Çözen Küçük Mercekçi

Uzak tepelerin ardında, yolları birbirine hiç benzemeyen küçük bir kasaba vardı. Kasabanın evleri yuvarlak pencereli, sokakları yumuşak taşlıydı. Burada yaşayanlar taşların yalnızca duvar örmeye yaradığını sanırdı. Oysa on iki yaşındaki Mino, her taşın içinde minicik bir ses saklandığına inanırdı. Bu yüzden yanında büyüteçten yapılmış eski bir mercek taşır, çeşme başlarında, bahçe duvarlarında ve dere kıyısında saatlerce dinleme çalışırdı.
Mino’nun dedesi, kasabanın en eski mercekçisiydi. İnsanların kaybolan düğmelerini, kırılan oyuncaklarını ve uzak tepelerde unutulan yollarını merceklerle bulurdu. Bir gün dedesi, dükkânın arka rafından gümüş çerçeveli, yuvarlak bir mercek çıkardı. “Bu mercek gözden çok sabır ister,” dedi. “Sana bir şeyi büyütmekten önce, küçücük bir işareti fark etmeyi öğretecek.” Mino merceği avuçlarına alınca camın içinden hafif bir tıkırtı duydu.
Aynı akşam kasabanın meydanındaki büyük taş, yıllardır ilk kez çatırdayarak ortasından ikiye ayrıldı. Taşın içinden ne altın çıktı ne de değerli bir mücevher. Sadece üzerinde üç nokta bulunan, bembeyaz bir parça yuvarlanıp Mino’nun ayaklarına geldi. Mino merceği parçaya tuttuğunda, taşın içinden şu sözleri duydu: “Beni doğru yere götürürseniz, susan çeşme yeniden konuşur.”
Kasabanın çeşmesi gerçekten de uzun zamandır akmıyordu. İnsanlar kovalarını doldurmak için her sabah uzaklardaki pınara gidiyor, dönüşte yoruluyordu. Mino, bembeyaz parçayı cebine koyup meydanı dikkatle incelemeye başladı. Mercek, taşların üzerinde daha önce fark etmediği küçük çizgileri ortaya çıkarıyordu. Çizgiler, kasabanın dışındaki eski yel değirmenine doğru uzanan bir yol oluşturuyordu.
Mino yola tek başına çıkmak istemedi. Fırıncının kızı Pera, bahçıvanın oğlu Sarp ve her soruya sabırla cevap veren konuşkan keçi Tıkır ona katıldı. Yol boyunca herkes bir başka becerisini kullandı. Pera, ekmek kokusunun rüzgârda hangi yöne dağıldığını anlayarak yön buldu. Sarp, çalıların arasındaki taze izleri fark etti. Tıkır ise yalnızca kendisinin duyabildiği ince taş tıkırtılarını takip etti.
Eski değirmene vardıklarında yerde üç büyük kaya gördüler. Kayaların üzerinde aynı üç nokta vardı. Mino merceği kayalara tuttuğunda, her birinin farklı bir ses çıkardığını anladı. Birinci kaya “bekle” diyor, ikincisi “paylaş”, üçüncüsü ise “geri dön” diye fısıldıyordu. Çocuklar hemen kayaları yerinden oynatmak istedi, fakat mercek karardı. Mino, dedesinin sözünü hatırladı: Önce fark etmek, sonra anlamak gerekiyordu.
Bir süre sessizce beklediler. O zaman değirmenin duvarından gelen su damlalarını duydular. Sarp, duvarın arkasında sıkışmış eski bir su yolunu buldu. Pera çantasındaki ekmek bezini şeritlere ayırıp kırık kapağı bağladı. Tıkır da boynuzuyla gevşemiş taşa dokununca taş yana kaydı. Fakat su hâlâ akmıyordu. Mino, beyaz parçayı su yolunun başındaki boşluğa yerleştirdi. Parça yerine oturur oturmaz taşların fısıltısı tek bir ezgiye dönüştü.
Ezgi, çocuklara su yolunun sonundaki küçük kapağı gösterdi. Kapağın altında, yıllar önce kasabayı korumak için yapılmış bir süzgeç vardı. Süzgeç yapraklar ve çamurla dolmuştu. Dördü birlikte çalışarak onu temizledi. İlk su damlası Pera’nın eline düştü. Sonra ince bir akıntı, ardından neşeyle şırıldayan berrak bir su yolu ortaya çıktı.
Kasabaya döndüklerinde herkes meydanda toplandı. Çeşme önce utangaç bir damla bıraktı, sonra gürül gürül akmaya başladı. Kasabalılar sevinçle kovalarını doldurdu; ama Mino beyaz parçayı kendine saklamadı. Onu çeşmenin taşına yerleştirip herkesin görebileceği bir işaret yaptı. Böylece insanlar suyu yalnızca kullanmayacak, çeşmenin sesini de dinleyecekti.
O günden sonra kasabada yeni bir gelenek başladı. Her çocuk, haftada bir gün çevresindeki sessiz şeyleri dinlemeye çıktı. Kimi kırık bir kapının ne istediğini, kimi susamış bir ağacın hangi dala uzanamadığını keşfetti. Mino ise dedesinin dükkânında mercek yapmayı sürdürdü. Çünkü en güzel masal örnekleri, uzak ülkelerde değil, dikkatle bakılan ve paylaşarak güzelleştirilen sıradan günlerde de saklıydı.




