Sabır Kuyusunun Yanındaki Küçük Kandil

Güneşin taş evlerin duvarlarına altın renkli ışıklar serptiği Bereketliova’da, herkesin uğradığı eski bir kuyu vardı. Kuyunun suyu yıllardır köy halkının tarlalarını, bahçelerini ve evlerini beslemişti. Fakat o yaz yağmurlar gecikmiş, kuyu her gün biraz daha sessizleşmişti. Kovalar aşağı indiğinde yalnızca serin bir boşluk sesiyle geri dönüyordu.
Köyde yaşayan on yaşındaki Selim, bu duruma çok üzülüyordu. Annesi her sabah ona küçük bir testi verir, “Suyu dikkatli kullan oğlum. Allah’ın verdiği her nimetin kıymetini bilmek gerekir,” derdi. Selim de testiden bir yudum içmeden önce şükreder, kalan suyu annesiyle paylaşırdı. Ancak köydeki bazı insanlar susuzluk yüzünden sabırsızlanmış, kuyunun çevresinde tartışmaya başlamıştı.
Bir akşam Selim, dedesinin anlattığı eski bir sözü hatırladı: “İyilik, karanlıkta yakılan küçük bir kandil gibidir. Işığı önce sahibinin kalbini aydınlatır.” Bunun üzerine köy meydanında duran kullanılmayan kandili alıp kuyuya götürdü. Kandilin yağı çok azdı, ama Selim onu temizledi, fitilini düzeltti ve akşam namazından sonra yaktı.
Kuyunun Başındaki Niyet
Kandilin titrek ışığı kuyunun taşlarına vururken Selim ellerini açtı. “Rabbim,” diye dua etti, “bize sabır ver. Elimizdekini paylaşmayı ve birbirimize yardım etmeyi unutmayalım. Eğer suyumuz azaldıysa, kalplerimizdeki iyilik azalmasın.” O sırada meydandan geçen yaşlı marangoz Rıza Usta, Selim’in duasını duydu. Çocuğun yanına oturup onunla birlikte sessizce amin dedi.
Ertesi sabah Rıza Usta, köyün bütün evlerine haber saldı. Herkes elinde ne varsa meydana getirecekti: kullanılabilecek tahta parçaları, eski kovalar, sağlam ipler ve boş küpler… Köylüler önce şaşırdı. Çünkü yıllardır kuyudan su çekmekten başka bir çözüm düşünmemişlerdi. Yine de Selim’in kandilinin çevresinde toplanan insanlar, birbirlerine yardım etmeye başladılar.
Çocuklar yağmur suyunu biriktirmek için damların altına temiz kaplar yerleştirdi. Büyükler, köyün yukarısındaki küçük pınara giden yolu taşlardan ve dikenlerden temizledi. Kadınlar, evlerinde biriken suyu ölçülü kullanmak için ortak bir plan hazırladı. Hiç kimse diğerinden fazla istemeyecek, susayan yolcular ve hayvanlar için meydanda mutlaka bir testi bırakılacaktı.
Selim ise her akşam kandili yakıyor, gelenlere güzel sözler söylüyordu. Bir gün, uzak köyden gelen yorgun bir yolcu meydana ulaştı. Yanında küçük bir keçisi vardı ve ikisinin de suya ihtiyacı bulunuyordu. Bazı köylüler ellerindeki suyun az olduğunu söyleyerek tereddüt etti. Selim kendi testisini uzattı. “Paylaşırsak azalır sanıyoruz,” dedi, “ama Allah’ın rahmeti paylaşan kalpleri bereketlendirir.”
Beklenmedik Yağmur
O gece gökyüzü önce sessizce karardı. Sonra uzaktan gök gürültüsü duyuldu. Köylüler evlerinin önüne çıkıp bulutlara baktı. Çok geçmeden iri yağmur damlaları toprağa düşmeye başladı. Çocuklar sevinçle ellerini göğe kaldırırken büyükler şükür için dua etti. Yağmur sabaha kadar sürdü; damlarda biriken sular küpleri doldurdu, kurumuş otlar canlandı.
Sabah olduğunda kuyuya koşan köylüler, aşağıdan gelen berrak su sesini duydu. Kuyu tamamen dolmamıştı, fakat artık suskun da değildi. Rıza Usta, “Bu yağmur bir lütuf, yaptığımız hazırlık ise bize düşen gayretti,” dedi. “Şükür yalnızca sözle değil, nimeti doğru kullanmakla da gösterilir.”
Köylüler kuyunun yanına küçük bir çeşme yaptılar. Çeşmenin üstüne de şu sözleri yazdılar: “Suyu paylaş, iyiliği çoğalt, şükretmeyi unutma.” Selim’in kandili ise her akşam çeşmenin yanında yanmaya devam etti. Yıllar sonra bile çocuklar o ışığın çevresinde toplanıp dua etmeyi, sabretmeyi ve ihtiyaç sahibine el uzatmayı öğrendiler.
Selim o gün anladı ki bazen büyük bir değişim, küçük bir kandilin ışığında başlayan güzel bir niyetle doğar. Kalpler iyiliğe yöneldiğinde, en kuru toprakta bile umut için yeni bir yol açılır.




