Pazar Yerindeki Sessiz Söz

Çınaraltı kasabasında her cumartesi pazar kurulur, tezgâhlarda renk renk meyveler, mis kokulu ekmekler ve el yapımı oyuncaklar satılırdı. Fakat bir sabah pazara gelen herkes tuhaf bir sessizlik fark etti. Satıcılar konuşuyor, çocuklar koşuyor, kuşlar ötüyordu; yine de pazarın neşesi ortalıkta görünmüyordu.
Kasabanın en meraklı çocuğu Lalin, bu garipliği hemen fark etti. Normalde pazara girer girmez duyulan kahkahalar yoktu. İnsanlar alışveriş yapıyor, paralarını uzatıyor, aldıklarını taşıyıp gidiyordu. Kimse birbirine gülümsemiyor, kimse “Teşekkür ederim.” demiyordu.
Lalin, elindeki sepeti yere bıraktı ve meydanın ortasındaki eski çeşmenin yanına oturdu. O sırada çeşmenin taşlarından biri hafifçe tıkırdadı.
“Beni arıyorsan, söylenmeden önce dinlemelisin.”
Lalin şaşkınlıkla etrafına baktı. Ses, incecik ve yumuşaktı. Çeşmenin üzerinde ne ağız vardı ne de hareket eden bir yüz. Yalnızca, suyun değdiği yuvarlak taşlardan biri titriyordu.
“Kimsin?” diye sordu Lalin.
“Sessiz Söz’üm,” dedi taş. “Kasabanın neşesi, insanların birbirine söylemeyi unuttuğu güzel sözlerin arasında saklanıyor. Onları bulmadan pazar eski hâline dönmez.”
Lalin hemen işe koyuldu. Önce ekmekçi Numan Usta’nın yanına gitti. Usta, fırından çıkan çörekleri dizerken kaşlarını çatmıştı.
“Bugün ekmeklerin kokusu bütün sokağı güzelleştiriyor,” dedi Lalin.
Numan Usta bir an durdu. Sonra yüzü aydınlandı. “Bunu duymak iyi geldi,” diyerek en sıcak çöreği Lalin’in sepetine koydu. Tezgâhın altından minicik altın bir kıvılcım yükseldi. Lalin, kıvılcımın içine bir gülümseme saklandığını gördü.
İkinci olarak, oyuncakçı Suna Hanım’ın yanına gitti. Suna Hanım, tahta hayvanların boyasını yeniliyordu.
“Oyuncaklarınızı öyle güzel yapıyorsunuz ki her biri sanki birazdan yürümeye başlayacak,” dedi Lalin.
Suna Hanım’ın gözleri parladı. Rafın üstündeki tahta fil, küçük bir zil sesi çıkardı. İkinci kıvılcım da oradan yükselip birincisine katıldı.
Lalin, kasabanın farklı köşelerinde güzel sözler aramayı sürdürdü. Bahçıvan Rıza Amca’nın yetiştirdiği nanelerin serin kokusunu övdü. Çeşme başında bekleyen yaşlı Leyla Hanım’ın herkese yer açmasını fark etti. İki kardeşin, ağır bir kasayı birlikte taşıdığını söylemeden geçmedi.
Her içten söz, havaya bir ışık bırakıyordu. Ancak akşama yaklaşırken Lalin’in elinde yalnızca üç küçük kıvılcım vardı. Kasabanın neşesini geri getirmek için daha fazlası gerektiğini düşünüyordu.
O sırada meydanın köşesinde tek başına oturan küçük bir çocuğu gördü. Çocuğun önünde, ipi kopmuş bir uçurtma duruyordu. Çocuk üzgün görünüyordu. Lalin yanına gidip sessizce oturdu. Uçurtmayı onarmayı teklif etti. Birlikte ipi bağladılar, sonra pazarın arkasındaki boş alana gidip uçurtmayı gökyüzüne bıraktılar.
Çocuk sevinçle gülünce Lalin de gülümsedi. Hiçbir söz söylememişlerdi ama o anda havada kocaman, berrak bir ışık belirdi. Lalin anladı: Bazı güzel sözler dille değil, davranışla söylenirdi.
Üç ışık ve o büyük berrak parıltı, meydanın üzerinde dönerek çeşmenin taşına kondu. Taş derin bir nefes almış gibi parladı. Bir anda pazarın her köşesinden sesler yükseldi.
“Ellerine sağlık!”
“Ne güzel düşünmüşsün!”
“Yardımın için teşekkür ederim!”
İnsanlar birbirlerine bakıp gülümsemeye başladı. Satıcılar ikramlarda bulundu, çocuklar oyun kurdu. Pazarın kaybolan neşesi, aslında kimsenin uzaklara götürmediği; yalnızca söylenmeyi bekleyen sözlerin içinde saklıydı.
O günden sonra Çınaraltı’nda her cumartesi, alışverişten önce herkes çevresindeki bir güzelliği dile getirdi. Lalin ise çeşmenin yanından geçerken taşın fısıltısını duydu:
“Bir iyilik sessiz başlayabilir; ama paylaşıldığında bütün bir kasabayı aydınlatır.”




