Karanlığın İçinden Geçen Gümüş İplik

Ayın görünmediği bir gece, Çiykent köyünün bütün lambaları aynı anda sönüverdi. Pencereler karardı, sokak taşları sessizleşti. İnsanlar gökyüzüne baktığında tek bir yıldız bile göremedi. O gece köyde yalnızca on yaşındaki Mina uyanıktı. Mina, yatağının kenarında oturmuş, karanlığın içinden gelen incecik bir tıkırtıyı dinliyordu. Tıkırtı, sanki biri uzaklarda gümüş bir iğneyle kumaşa dikiş atıyormuş gibi duyuluyordu.
Mina merakına yenilip paltosunu giydi ve evden çıktı. Bahçedeki kuru kuyunun yanında, çimenlerin üzerinde parlayan uzun bir iplik gördü. İplik gümüş rengindeydi ve gökyüzüne doğru uzanıyordu. Ucu, karanlık bulutların arasında kayboluyordu. Tam o sırada küçük, yuvarlak kulaklı bir gece faresi ortaya çıktı. Boynunda mor bir kurdele vardı.
“Benim adım Pıtır,” dedi fare. “Ay, bu gece gökyüzünü onaran gümüş ipliğini düşürdü. İplik sabaha kadar yerine ulaşmazsa yıldızlar yollarını bulamaz. Onu Ay Tepesi’ne götürmeliyiz.”
Mina ipliği dikkatle avucuna aldı. İplik şaşırtıcı biçimde sıcaktı. Yürümeye başladıklarında köyün dışındaki patikada üç yol belirdi. Her yolun başında bir taş levha duruyordu. Birinde En kısa yol, diğerinde En aydınlık yol, üçüncüsünde ise Birlikte yürüyenlerin yolu yazıyordu. Mina, en kısa yolu seçmek üzereyken uzaktan bir hıçkırık duydu.
Ses, dikenli çalılıkların arasından geliyordu. Orada kanadı çamura bulanmış bir gece kelebeği sıkışıp kalmıştı. Mina hemen diz çöktü, çamuru yumuşatmak için matarasında kalan suyu kullandı ve kelebeğin kanadını nazikçe temizledi. Kelebek özgür kalınca kanatlarından ince bir ışık saçtı. Aydınlanan patika, üçüncü taş levhaya kadar uzandı.
Üçü birlikte o yola saptı. Bir süre sonra önlerine geniş bir dere çıktı. Köprü yoktu. Mina, gümüş ipliği karşı kıyıdaki söğüt dalına bağlayıp üzerinden geçmeyi düşündü; fakat iplik o kadar narindi ki kopabilirdi. Pıtır, cebinden küçücük bir düğme çıkardı. Gece kelebeği de parlak kanatlarını dereye doğru açtı. Düğme suyun üzerine kondu, kelebek kanat çırptı ve dere boyunca minicik ışık halkaları oluştu.
Mina bu halkalara basarak ilerledi. Her adımında su, yıldız gibi parladı. Karşı kıyıya vardıklarında gümüş iplik birden gerildi ve uzaklardan üzgün bir ses duyuldu. Bu, gökyüzünün ağlayan sesiydi. İpliğin bir ucu, ay ışığının saklandığı mağaranın kapısındaki büyük taşa takılmıştı.
Mina taşı itmeye çalıştı ama taş kımıldamadı. Pıtır bütün gücüyle çekti, kelebek de etrafında dönüp ışık saçtı. Yine de taş yerinden oynamadı. Mina o zaman ipliği tek başına taşımaya çalışmanın yanlış olduğunu anladı. Köydeki insanların yardıma ihtiyacı vardı. Gümüş ipliğin ucunu dikkatlice çözdü ve köye geri dönmek için yola koyuldu.
Çiykent halkı, Mina’nın sözlerini duyunca el ele vererek Ay Tepesi’ne çıktı. Fırıncı uzun ekmek küreğini, marangoz tahta kaldıracı, çocuklar da renkli kurdelelerini getirdi. Herkes aynı anda çekince büyük taş yana kaydı. Mağaranın içinden yumuşak, gümüş bir ışık yükseldi. Ay, ipliğin ucunu gökyüzüne doğru çekti; Mina da onu dikkatle tuttu. Kelebek ışık saçtı, Pıtır düğmesini yerine taktı.
O anda karanlık gökyüzünde önce bir yıldız, sonra yüzlercesi belirdi. Ay yeniden yuvarlak ve parlak göründü. Köyün lambaları da tek tek yandı. Ay, Mina’ya ince bir ışık parçası armağan etti. Mina bu parçayı köy meydanındaki eski fenerin içine yerleştirdi. O günden sonra fener, yalnızca geceleri değil, birinin yardıma ihtiyaç duyduğu her an parladı.
Mina yatağına döndüğünde sabah olmak üzereydi. Pıtır pencerenin kenarından ona el salladı, gece kelebeği ise ay ışığında sessizce uzaklaştı. Mina gözlerini kapatırken şunu düşündü: Bazen en karanlık geceyi aydınlatan şey, gökyüzündeki büyük bir ışık değil, birlikte atılan küçücük bir adımdır.


