Fısıltı Çanının Çağırdığı Küçük İyilikler

Çınaraltı Kasabası’nda akşamları herkes penceresini açar, sokaklara yayılan sesleri dinlerdi. Kimi zaman bir ninenin ninnisi, kimi zaman uzaktaki değirmenin tıkırtısı duyulurdu. On yaşındaki Suna ise en çok masal dinlemeyi severdi. Her gece yatağına uzanır, büyükannesinin anlattığı öykülerdeki kahramanlarla birlikte uzak ülkelere giderdi.
Bir sabah Suna, kasabanın kullanılmayan saat kulesinin yanında incecik bir ses işitti. Ses, rüzgârın taşıdığı bir fısıltıya benziyordu: “Beni duyan, bir iyilik bulsun.” Suna merakla taşların arasına baktı. Orada, avuç içi kadar küçük, gümüş renkli bir çan duruyordu. Çanın ipi yoktu ama Suna ona dokununca neşeli bir tını yükseldi.
“Bu çan ne işe yarıyor?” diye sordu Suna.
Çan, yaprakları titreştirerek cevap verdi: “Her çaldığımda, birinin kalbinde saklı kalan iyiliği uyandırırım. Fakat iyilik, yalnızca paylaşılırsa sesini korur.”
Çanın İlk Sırrı
Suna çanı cebine koyup kasabayı dolaşmaya başladı. Önce fırının önünde bekleyen yaşlı Bay Rıza’yı gördü. Adam, un çuvalını kaldırmaya çalışıyor ama çuval bir türlü yerinden oynamıyordu. Suna hemen yardım etti. Bay Rıza gülümseyerek ona sıcak bir çörek uzattı.
O anda küçük çan çaldı. Çöreğin kokusu bütün sokağa yayıldı; fırının önünden geçen herkesin yüzü aydınlandı. Bay Rıza, “Bugün fazla çörek yaptım,” diyerek birkaç tanesini komşularına dağıtmaya karar verdi.
Sonra Suna, çeşmenin başında tek başına oturan Cem’i fark etti. Cem’in uçurtması ağacın en yüksek dalına takılmıştı. Suna, yakındaki uzun sopayı buldu ve birlikte uçurtmayı kurtardılar. Cem sevinçle ipi Suna’ya verdi. İki çocuk, uçurtmayı sırayla uçurmaya başladılar. Çan yine çaldı; bu kez gökyüzündeki bulutlar uçurtmanın çevresinde pamuk gibi kümelendi.
Fısıltının Kaybolduğu An
Gün boyunca Suna, taşıdığı çanın iyilikleri çoğalttığını gördü. Bir çocuk arkadaşının düşen kitaplarını topladı, bir kediye su verildi, bahçıvanın kırılan saksısı onarıldı. Her güzel davranışın ardından çan daha parlak ışıldıyordu.
Akşamüstü kasabanın meydanına gelen Suna, çanı herkese göstermek istedi. Fakat çan birden sessizleşti. Ne kadar sallasa da tek bir ses çıkmadı. Suna şaşkınlıkla etrafına baktı. Meydandaki insanlar birbirlerine bakıyor, herkes kendi yaptığı iyiliği anlatmak için sabırsızlanıyordu.
“Ben en çok yardım ettim.”
“Hayır, asıl güzel işi ben yaptım.”
Bu sözler yükseldikçe çanın ışığı sönükleşti. Suna, büyükannesinin bir zamanlar söylediği cümleyi hatırladı: İyilik, alkış bekleyince küçülür; sessizce elden ele geçince büyür.
Suna çanı avucunda sakladı ve meydana seslendi: “Belki de çan, kimin daha iyi olduğunu değil, birlikte ne kadar güzel olabildiğimizi duymak istiyor.”
Kasabanın Ortak Şarkısı
Önce Bay Rıza, “Suna bana yardım etti, ben de çörekleri paylaştım,” dedi. Cem, “Uçurtmamı kurtardığımız için mutluyum; yarın ben de başka birine yardım edeceğim,” diye ekledi. Ardından herkes, yaptığı iyiliği kendine mal etmek yerine başka birinin katkısını anlattı.
Meydanda öyle sıcak bir sessizlik oluştu ki uzaktaki dere bile daha berrak akıyor gibiydi. Suna çanı yeniden havaya kaldırdı. Bu kez çan, daha önce hiç duyulmamış tatlı bir ezgiyle çaldı. Ses, evlerin bacalarına, ağaçların dallarına ve kasabanın dar sokaklarına yayıldı.
O günden sonra Çınaraltı’nda her akşam bir kişi, yaptığı iyiliği anlatmak yerine başkasının güzel davranışını söyler oldu. Böylece çan hiç susmadı. Suna ise onu saat kulesine astı; çünkü anladı ki en güçlü büyü, insanların birbirini fark etmesi ve küçük yardımları sevgiyle çoğaltmasıydı.
Gece yatağına uzandığında büyükannesi, “Bugün hangi ülkeye gittin?” diye sordu.
Suna gülümseyerek cevap verdi: “İyilik Ülkesi’ne. Haritası yokmuş ama yolu herkesin kalbinden geçiyormuş.”
Dışarıda gümüş çan bir kez daha çaldı. Bu sesi duyan herkes, ertesi güne bırakacak güzel bir iyilik düşünerek uykuya daldı.




