Fener Tepesindeki Sessiz Dilek

Bir varmış bir yokmuş, denizden uzak, tepeleri papatya kokan bir ülkede Fener Tepesi adında aydınlık bir köy varmış. Bu köyün en yüksek yerinde, geceleri bütün vadiyi aydınlatan büyük bir fener dururmuş. Feneri yakan kişi ise on iki yaşındaki Lila’ymış. Lila’nın en şaşırtıcı özelliği, insanların dileklerini duyabilmesiymiş. Ancak o, dilekleri olduğu gibi gökyüzüne bırakmaz; onları minik ışıklara dönüştürüp fenerin içine yerleştirirmiş.
Köylüler bazen yeni bir değirmen, bazen yağmur, bazen de uzaklardaki bir dosttan mektup dilermiş. Lila her dileği dikkatle dinler, sonra fenerin camına üfleyerek onu parlayan bir noktaya çevirirmiş. Böylece geceleri gökyüzünde binlerce ışık görünürmüş. Köylüler, yıldızların aslında insanların güzel dilekleri olduğuna inanırmış.
Bir sabah Lila fenerin kapısını açtığında içeride alışılmadık bir sessizlik fark etmiş. Fenerin ortasında duran en parlak ışık yok olmuştu. Bu ışık, köyün ortak dileğiydi: Herkesin kendini değerli ve güvende hissetmesi. Işık kaybolunca insanların yüzlerindeki neşe de azalmış. Fırıncı ekmeğini paylaşmayı unutuyor, çocuklar oyun oynarken birbirlerini dinlemiyor, kuşlar bile aynı dala konup susuyormuş.
Lila, fenerin taş basamaklarında üç küçük iz gördü. İzler önce çamura, sonra kuru yapraklara, ardından da gümüş renkli toza dönüşüyordu. Yanına mor atkısını, bir parça çörek ve dedesinden kalan küçük pusulayı alarak izleri takip etmeye karar verdi. Köylülerden bazıları onu durdurmak istese de Lila, “Bir ışık kaybolduysa, onu ararken birbirimizi de bulabiliriz,” demiş.
İzler onu Kıpırtılı Orman’a götürdü. Ormanda ağaçların dalları, içlerinden geçen düşüncelere göre sallanırmış. Lila, dalların arasında minicik bir kaplumbağa gördü. Kaplumbağanın kabuğunda ışık parçaları birikmişti. Meğer kaplumbağa, fenerden kaçan parlak ışığı takip etmiş ama ağır olduğu için yetişememiş. Lila ona çöreğinden bir parça verdi. Kaplumbağa da kabuğundaki ışıkların, ormanın kuzeyindeki Eski Çan’a doğru parladığını gösterdi.
Lila yoluna devam ederken bu kez konuşkan bir saksağanla karşılaştı. Saksağan, ışığı kendisinin çalmadığını, ancak onu Rüzgâr Değirmeni’nin ardında gördüğünü söyledi. “Işık bir şeyi arıyor gibiydi,” diye ekledi. “Sanki birinin söyleyemediği sözü bekliyordu.” Lila bu sözleri duyunca pusulasına baktı. Pusula kuzeyi değil, köyü gösteriyordu. Demek ki kayıp ışık uzaklara gitmek istemiyor, köyden gelen bir şeyi bekliyordu.
Akşamüstü Lila Rüzgâr Değirmeni’ne ulaştı. Değirmenin kanatları durmuş, çevresinde onlarca küçük ışık yere saçılmıştı. Ortada ise kayıp ortak dilek, kırılmış bir cam kürenin içinde titriyordu. Kürenin başında, köyün eski bekçisi Bay Narin oturuyordu. Narin, yıllar önce feneri korumuş, fakat artık kimsenin ona ihtiyaç duymadığını düşündüğü için ortak dileği saklamıştı.
Lila ona kızmak yerine yanına oturdu. “Senin dileğin ne?” diye sordu. Bay Narin uzun süre sustu. Sonra, “Bir gün birinin bana teşekkür etmesini ve hâlâ işe yaradığımı hatırlatmasını istedim,” dedi. Bu sözlerle birlikte kürenin içindeki ışık biraz büyüdü. Lila, “Feneri koruduğun için bu köy geceleri yolunu buluyor. Bunu söylemeyi unutmuş olabiliriz ama unutmuş olmamız, senin değerini azaltmaz,” dedi.
O anda ormana, köy yoluna ve değirmenin çevresine küçük ışıklar yayıldı. Sanki Lila’nın sözlerini herkes duymuştu. Birer birer köylüler değirmene geldi. Fırıncı Narin’e sıcak ekmek getirdi, çocuklar onun çevresinde şarkı söyledi, yaşlılar fenerin ilk günlerini anlattı. Bay Narin gözlerini silerek kırık küreyi Lila’ya uzattı.
Lila, köylülerden duyduğu teşekkürleri tek tek dinledi ve onları yeni ışıklara dönüştürdü. Sonra kayıp ortak dileği kürenin içine yerleştirdi. Küre onarılmadı; fakat çatlaklarından ışık sızdığı için eskisinden daha parlak oldu. O gece Fener Tepesi’ndeki fener yeniden yandı. Köylüler şunu öğrendi: Bir dilek yalnızca gökyüzüne gönderilmez, bazen birinin yanında durup onu gerçekten dinleyerek de gerçekleşir. O günden sonra fenerin en parlak ışığı, teşekkür edilen her kalbin sıcaklığıyla büyüdü.




