Kelile ve Dimne

Çınar Vadisindeki Üçüncü Söz

Uzak bir vadide, dalları gökyüzüne kadar uzanan yaşlı bir çınarın altında Kelile ile Dimne yaşardı. İki dost, birbirlerinden çok farklıydı. Kelile önce düşünür, sonra konuşurdu. Dimne ise aklına geleni hemen söylemeyi severdi. Yine de ormandaki hayvanlar, onların birlikteyken her soruna bir çare bulduğuna inanırdı.

Bir sabah vadinin ortasındaki küçük çan susuverdi. Bu çan, dere kenarında asılı durur; rüzgâr estiğinde tatlı bir ses çıkarırdı. Çanın sesi kesilince ilk fark eden, aceleci tavşan Pıtır oldu. Pıtır, soluğu çınarın altında alan Dimne’nin yanında aldı.

Çan sustu! diye bağırdı. Bu, vadinin başına büyük bir iş geleceği anlamına geliyor. Belki dere kuruyacak, belki de bütün yiyecekler yok olacak!

Dimne’nin gözleri parladı. Böyle bir haberi herkesten önce duyurmak hoşuna giderdi. Hemen yüksek bir kayanın üzerine çıktı ve Pıtır’ın sözlerini büyüterek anlatmaya başladı. Kısa sürede sincaplar yemişlerini kovuklara taşıdı, kirpiler yaprakların altına saklandı, serçeler başka bir vadiye uçmayı düşündü. Herkes korkuyor, fakat kimse çanın neden sustuğunu araştırmıyordu.

Kelile, kalabalığın telaşla oradan oraya koştuğunu görünce Dimne’yi kenara çekti.

Bir haber ne kadar hızlı yayılıyorsa, o kadar doğru olmak zorunda değildir dedi. Önce çanın yanına gidip gözlerimizle görmeliyiz.

Dimne biraz utandı ama merakına yenildi. İki dost dere kıyısına doğru yürüdü. Yolda yaşlı kaplumbağa Yavaşcan’a rastladılar. Yavaşcan, çanın her gün farklı seslerle öttüğünü bilir, çünkü uzun saatler boyunca derenin yanında dinlenirdi.

Sabah erkenden çanın ipinde bir titreme gördüm dedi kaplumbağa. Sonra çalılıkların arasından ince bir tıkırtı geldi. Fakat ne olduğunu göremedim.

Kelile, çanın altındaki toprağı inceledi. Orada küçük ayak izleri, birkaç kurumuş söğüt dalı ve mavi bir tüy vardı. Dimne, mavi tüyü görünce bunun gökyüzünden düşmüş sihirli bir işaret olduğunu düşündü. Kelile ise tüyü gagasında taşıyan bir kuşun yakınlarda bulunabileceğini söyledi.

İzleri takip ederek dere kıyısındaki sazlığa vardılar. Sazların arasında, kanadı bir dala dolanmış genç bir balıkçıl kuşu buldular. Kuşun adı Gümüşkanat’tı. Gece boyunca yuvasını onarmaya çalışırken çanın ipine takılmış, ipi de çanın dilinin çevresine dolamıştı. Bu yüzden çan ses çıkaramıyordu.

Dimne hemen kuşu suçlamak üzereydi. Ancak Kelile, Gümüşkanat’ın korkmuş gözlerini fark etti.

Önce onu kurtaralım, sonra çanı düzeltiriz dedi.

İki dost, kaplumbağanın yardımıyla ince dalları gevşetti. Gümüşkanat özgür kalınca çanın yanına uçtu. Dimne ipi dikkatle çözdü, Kelile de yere düşen düğümü bağladı. Tam o sırada vadiden hafif bir rüzgâr geçti. Çan, günlerdir biriktirdiği bütün neşeyi tek bir berrak sesle dışarı bıraktı.

Çanın sesini duyan hayvanlar yeniden çınarın altında toplandı. Pıtır başını öne eğerek Dimne’ye baktı. Dimne de kayanın üzerine çıktı; bu kez sesi önceki kadar yüksek değildi.

Arkadaşlar, çanın susması bir felaketin haberi değilmiş dedi. Ben, duyduğumu araştırmadan anlattım ve korkuyu büyüttüm. Kelile bana gerçeği aramayı öğretti.

Kelile gülümsedi. Gümüşkanat da çanın ipine küçük mavi tüyünü bıraktı. O günden sonra vadide yeni bir kural benimsendi: Bir haber duyulduğunda herkes önce üç soru soracaktı. Kim söyledi? Nerede gördü? Başka hangi kanıt var?

Dimne bu kuralı en çok kullananlardan biri oldu. Bazen heyecanla konuşmaya başlasa da Kelile ona göz kırpıyor, Dimne de sözlerini yavaşlatıyordu. Böylece çınar vadisinde yalnızca çan değil, doğru düşünmenin sesi de her gün duyulmaya başladı.

Kelile ve Dimne, o günden sonra dostluğun yalnızca birlikte gülmek olmadığını anladı. Gerçek dost, insanın yanlışını incitmeden gösterir; insan da doğruyu bulduğunda bunu paylaşmaktan çekinmez.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu