Kedi Masalları

Bıyıklarına Konan Mavi Sessizlik

Çiçekli Kaldırım Mahallesi’nde, pencereleri sabah güneşiyle parlayan küçük bir ev vardı. Bu evde Pofuduk adında, kulaklarının uçları tarçın renginde bir kedi yaşardı. Pofuduk’un en sevdiği şey, mahallenin seslerini dinlemekti: çeşmenin şıpırtısını, simitçinin neşeli çağrısını, yaprakların birbirine anlattığı hışırtıları… Her sesi farklı bir renge benzetirdi. Kedi masalları içinde anlatılacak kadar tuhaf bir yeteneği vardı; gözlerini kapattığında sesleri renk renk görebilirdi.

Bir sabah Pofuduk, çeşmenin başına gittiğinde garip bir sessizlikle karşılaştı. Su akıyor, fakat şıpırdamıyordu. Ardından simitçinin ağzı hareket etti, ama sesi çıkmadı. Kuşlar kanat çırpıyor, çocuklar gülüyor, kapılar açılıp kapanıyordu; yine de bütün mahalle sanki kalın, mavi bir battaniyenin altına saklanmıştı.

Pofuduk hemen seslerin izini sürmeye koyuldu. Burnunu havaya kaldırınca bıyıklarına serin bir titreşim kondu. Titreşim, onu eski dut ağacının arkasındaki dar sokağa götürdü. Orada, kaldırım taşlarının üzerinde mavi bir ışık topu duruyordu. Topun içinden incecik bir ses yükseldi:

“Beni kimse dinlemiyor.”

Pofuduk kuyruğunu usulca yere bıraktı. “Ben dinliyorum,” dedi. “Sen nesin?”

“Ben Sessiz Mavi’yim,” diye cevap verdi ışık. “Duyulmak isteyen seslerin biriktirdiği kırgınlıktan doğdum. Herkes konuşmak istedi, ama kimse birbirine kulak vermedi. Ben de bütün sesleri bir araya toplayıp sakladım.”

Pofuduk, Mavi’nin kötü olmadığını anladı. Onu kızdıran şey, mahallenin gürültüsü değil, insanların birbirini duymamasıydı. Fakat sesler böyle saklı kalırsa çocuklar derslerini dinleyemeyecek, yaşlılar birbirine seslenemeyecek, kuşlar da şarkılarını bulamayacaktı.

“Sesleri geri bırakman için ne yapabiliriz?” diye sordu Pofuduk.

Mavi, dut ağacının dallarına doğru yükseldi. “Üç kişi, birbirinin sözünü kesmeden dinlerse bir sesimi bırakırım. Ama yalnızca üç kişi değil; herkes kendi payına düşen sessizliği öğrenmeli.”

Pofuduk önce mahalledeki çocukları topladı. Zıpzıp adındaki çocuğa, “Bugün en çok ne söylemek istiyorsun?” diye sordu. Zıpzıp, arkadaşlarının oyun sırasında onu hep yarıda bıraktığını anlattı. Diğer çocuklar bu kez kıpırdamadan dinledi. Zıpzıp bitirince hepsi alkışladı. Mavi’nin içinden sarı bir çan sesi çıktı ve çeşme yeniden şırıldamaya başladı.

Sonra Pofuduk, fırıncı Nergis Hanım’la çiçekçi Suna’yı yan yana oturttu. İkisi de dükkânlarının önündeki saksılar yüzünden günlerdir tartışıyordu. Pofuduk, önce Nergis Hanım’ın, sonra Suna’nın konuşmasını istedi. Biri müşterilerin geçemediğini, diğeri çiçeklerin güneşsiz kaldığını anlattı. Sonunda saksıları duvarın aydınlık bölümüne dizmeye karar verdiler. Mavi’den bu kez pembe bir kahkaha yükseldi; fırının çıngırağı yeniden çaldı.

Geriye yalnızca yaşlı saatçi Bay Kıvılcım kalmıştı. O, kimsenin kendisini hatırlamadığını düşünüyordu. Pofuduk dükkâna girdiğinde saatçi, yıllardır tamir ettiği saatlerin sesini dinlediğini söyledi. “İnsanlar tik takları duyuyor, ama benim anlattığım anıları duymuyor,” diye iç geçirdi.

Pofuduk, mahalledekileri dükkâna çağırdı. Herkes saatçinin anlattığı hikâyeleri dinledi. Bay Kıvılcım, ilk yaptığı saati, annesinden öğrendiği ince işçiliği ve zamanın neden acele edilmemesi gereken bir arkadaş olduğunu anlattı. Konuştukça dükkândaki bütün saatler aynı anda işlemeye başladı.

Son mavi ışık da dut ağacının tepesinden ayrılıp gökyüzüne yükseldi. Sessizlik yok olmadı; yalnızca olması gereken yere, dinleyen kalplerin arasına yerleşti. O günden sonra mahallede kimse sessizlikten korkmadı. İnsanlar, birinin konuşmasını beklemenin de sevgi olduğunu öğrendi.

Pofuduk ise her sabah çeşmenin başına oturup bıyıklarını güneşe uzattı. Bazen bir kuşun cıvıltısını, bazen uzak bir kahkahayı dinledi. Çünkü artık biliyordu: Dünyadaki en güzel ses, yalnızca duyulan değil, gerçekten önemsenen sesti.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu