Ayçiçeği Saatinin Sakladığı Öğle

Zümrütova’da her sabah güneş, tepelerin ardından doğarken kasabanın ortasındaki büyük ayçiçeği saati de yüzünü ışığa çevirirdi. Bu saat, yalnızca zamanı göstermez; öğle vakti geldiğinde bütün evlerin pencerelerine altın renkli bir parıltı gönderirdi. Fakat bir pazartesi sabahı saat durmuş, ayçiçeğinin yaprakları gökyüzüne bakakalmıştı. Güneş yükseliyor, gölgeler uzuyor, ama öğle bir türlü gelmiyordu.
Kasabanın saatçisi Sedef Usta, kocaman merdivenini kurup saatin yanına çıktı. Dişlileri temizledi, yayları yağladı, minik vidaları sıkıştırdı. Yine de ayçiçeği kıpırdamadı. “Bu saatin içinde eksik olan bir parça değil,” dedi düşünceli bir sesle. “Belki de eksik olan bir duygudur.”
Onu dinleyenler şaşırdı. Ancak on iki yaşındaki Noya, bu sözün üzerinde uzun uzun düşündü. Noya, yanında küçük bir teneke kutu taşıyan, her bulduğu güzel şeyi içine koyan meraklı bir çocuktu. Kutusunda pürüzsüz bir taş, kurumuş bir yonca, deniz kabuğu ve dedesinden kalan minicik bir düğme vardı. Sedef Usta’nın sözleri, kutunun dibinde unutulmuş bir şey varmış gibi Noya’nın içini gıdıkladı.
“Eksik duyguyu bulmak için kasabayı dolaşacağım,” dedi Noya. “Belki saat, insanların birbirine ayırdığı zamanı bekliyordur.”
Önce fırının önünden geçti. Fırıncı Varo, sıcak ekmekleri tezgâha dizerken telaşla çalışıyordu. Noya, onun yere düşen un çuvalını kaldırmasına yardım etti. Varo teşekkür etmek için bir çörek uzattı. Noya çöreği alıp, kahvaltısını evde bekleyen yaşlı komşusu Mimo’ya götürdü. Mimo, çöreğin yarısını Noya’yla paylaştı ve yıllardır kimsenin sormadığı eski şarkısını söyledi.
Sonra dere kenarına indi. Orada, suyun üzerine eğilmiş bir söğüt dalının arasında sıkışan tahta kayığı gördü. Kayığın sahibi olan çocuklar çekişip duruyor, herkes diğerinin yardım etmesini bekliyordu. Noya, “Birlikte çekersek daha kolay olur,” dedi. Üç çocuk el ele verince kayık kurtuldu. İçlerinden biri, uzun zamandır konuşmadığı arkadaşına gülümsedi. O anda dere, sanki bu gülümsemeyi alkışlar gibi şırıldadı.
Öğleden sonra Noya, kasabanın en sessiz sokağına girdi. Burada, penceresinin önünde her gün aynı sandalyede oturan Rüya Nine yaşardı. Nine’nin bahçesindeki boş saksıları görünce Noya, yanında taşıdığı yoncayı toprağa dikmek istedi. Fakat Rüya Nine, “Çiçekler yalnızca suyla değil, hatırlanmakla da büyür,” dedi. Noya ertesi gün yeniden gelmeye söz verdi. Rüya Nine’nin gözlerinde küçük bir sevinç ışığı yandı.
Noya kasaba meydanına döndüğünde hava hâlâ sabah gibiydi. Herkes yorgun ve huzursuzdu. Sedef Usta, saatin altında bekliyordu. “Ne buldun?” diye sordu.
Noya teneke kutusunu açtı. İçinden pürüzsüz taşı çıkardı. “Bugün paylaşmayı buldum,” dedi. Kurumuş yoncayı gösterdi. “Hatırlamayı buldum.” Minik düğmeye dokundu. “Birlikte çalışmayı buldum. Ama bunların saati çalıştırmaya yetip yetmeyeceğini bilmiyorum.”
O sırada Mimo Nine meydana geldi ve eski şarkısını söylemeye başladı. Fırıncı Varo herkese sıcak çörek dağıttı. Dere kenarındaki çocuklar, kurtardıkları kayığı süsleyerek getirdi. Rüya Nine ise Noya’nın diktiği yoncayı saksısıyla birlikte taşıyordu. İnsanlar birbirlerinin yanına oturup gün içinde yaptıkları küçük iyilikleri anlatmaya koyuldu.
Birden ayçiçeği saatinin yapraklarından biri titredi. Ardından ikincisi, üçüncüsü… İçerideki dişliler, uzaktan gelen bir kahkaha gibi dönmeye başladı. Saatin altın renkli göbeği parladı ve kasabanın üzerine yumuşacık bir ışık yayıldı. Sonunda zil çaldı: Öğle gelmişti.
O günden sonra Zümrütova’da insanlar zamanı yalnızca saatlerle ölçmedi. Birine yardım etmek için ayrılan dakikaları, paylaşılan ekmekleri ve yeniden kurulan dostlukları da değerli saydılar. Noya’nın teneke kutusu ise artık eşya değil, hatıra taşımaya başladı. Her akşam içine o gün yapılan bir iyiliği anlatan küçük bir kâğıt koydu.
Ayçiçeği saati yıllarca çalıştı. Bazen yavaşladığında kasaba halkı hemen telaşlanmadı; önce birbirine baktı, sonra bir iyilik yapmanın yolunu aradı. Çünkü güzel masalların en parlak sırrını öğrenmişlerdi: Zaman, sevgiyle paylaşıldığında gerçekten ilerler.




