Korku Hikayeleri

Semanın Ormandaki Korku Dolu Anları

Gece Yarısında Sırların Fısıldadığı Yer

Ayak sesleri çam iğnelerinin üzerinde yankılanıyordu. Seman, ormanın içine doğru ilerlerken cebindeki pusula yerine kalbinin ritmine güveniyordu. Hava soğumuş, gecenin ilk körüyle birlikte ağaçların gölgeleri birbirine karışmıştı. Her adımda eski patika daha da yalnızlaşıyor, geride kalan yolun izleri neredeyse sanki hiç geçilmemiş gibi siliniyordu.

Ormana Giriş

Yolu kaybetmişti söyleyebiliriz, ama Seman için kaybolmak başka bir şeydi: Hafızasında bulanıklaşan bir geçmişin izini sürmek. Uzaktan gelen bir çökmüş çit sesi, kırık bir dalın havada savrulması ona yalnız olmadığını hatırlattı. Işıklar şehirden uzakta, telefonun şarjı azalmıştı. Yürüyecek başka bir yolu yoktu; gece burada bekleyecek kadar sabırlı değildi.

İzlerin Peşinde

Bir süre sonra zeminde taze ayak izleri gördü. İzler düz, aceleciydi; birinin telaşla ilerlediğini söylüyordu. Seman, nefesini tuttu ve sessizce izleri takip etti. Zaman zaman rüzgâr hafifledi, yapraklar usulca hışırtıyla anlaşırken o da adımlarını usul usul azaltıyordu. İzler bir açıklığa açıldı; yerde, eski bir çukurun kenarında karalanmış bir parça kumaş duruyordu. Kumaşın üzerinde küçük bir nokta kan gibi kırmızıydı—Seman’ın gözü hemen orayı yakaladı.

Gecenin Sesi

Her korku masalının arkasında bir ses vardır; ormanda onunki bir şeylerin bekleyişiydi. Önce ince, sonra katman katman büyüyen bir uğultu… Sanki ağaçlar birbirleriyle anlaşır gibi, rüzgâr onların arasından geçerek bir dili taklit ediyordu. Seman, kulağını yere verdiği zaman ayak sesleri dışında bir şey daha duydu: toprağın altından gelen, eski bir ritim gibi düzenli bir tıkırtı.

Bir an için geri dönmeyi düşündü. Fakat geride bıraktığı hayatın bazı soruları orada, ormanın derinliklerinde yankılanıyordu. Neden bu ormana geldiğini hatırlamak istemiyordu belki de; hatırlamak, cevapların gelmesini gerektirebilirdi.

Gölgenin Yakını

İzler bir ağacın gövdesine dolanmış, sonra kaybolmuştu. Seman durdu. Ağacın gövdesine dokundu; kabuk soğuktu ama altında tazecik kazılmış bir çukur vardı. Parmağıyla toprağı düzeltirken parmağına bir şey battı—küçük bir toka, paslanmış, üzerinde yıpranmış çizgiler. Aynı anda arkasında bir hareket hissetti. Döndüğünde, karanlığın kenarında bir gölge duruyordu. İnsan boyutundan daha inceydi; çok hızlı hareket etmiyor, sadece orada bekliyordu.

Gölge bir adım attı, ağacın üzerinden süzülecek gibi oldu ama yere inince semanın düşündüğü kadar insan formunda değildi. Gözleri yoktu ama bir noktadan baktığı hissi veriyordu. Seman, aklına eski bir çocukluk masalı geldi—hiçlikten gelen şekiller, isimleri söylenmemiş varlıklar. Ayaklarının altında edilmiş küçük bir ses, sanki ona doğru tıkırdadı.

Yüzleşme

“Burada ne arıyorsun?” diye çıktı sesi. Kendi sesiydi ama uzaktan gelmiş gibiydi; tekrarlı ve çatallı. Gözleri doldu, yalnızlığın içinde kaybolmuş ama bir o kadar da dirençli. Birkaç kelime daha fısıldadı; sesinin ardında bir bulut gibi eski anılar yükseldi. Gölge kıpırdadı, ardından bir hışırtı, sonra dağınık bir kahkaha gibi olmayan, daha ziyade rüzgârın içinde sıkışmış bir inleme duyuldu.

Seman, torbasından küçük bir çakmak çıkardı. Alev titriyordu; bir gece lambası gibi. Işık gölgenin yüzünü aydınlatmadı, ama onun varlığını daha belirgin yaptı—daha sonra fark etti ki varlık, ormanın sessizliğini besleyen bir boşluktan ibaretti. Boşluğun kenarlarına yapışmış şeyler: bir toka, bir parça kumaş, küçük bir kurumuş yaprak… Seman hepsini tanıyordu; birer hatıraydı sanki, unutulmuş ama canlı kalan.

Sabaha Kalan

Gölge yavaşça geriye çekildi. Seman, ardında bıraktığı izi takip ederek patikayı buldu. Sabahın ilk aydınlığı henüz gelmemişti fakat ufukta bir kırmızılık belirdi. Ormanın uğultusu aralıklı bir sitem gibi kaldı; arkada bir yerlerde yankılanan bir fısıltı onun adını andı ama artık geriye bakmadı. Adımlarını hızlandırdı; şehir ışıkları görünene kadar yürüdü.

Gün ışığı ormanın kenarına vurduğunda, cebindeki toka parladı. Paslı haldeydi ama tanıdık bir oyuk taşıyordu—Seman’ın bilebileceği kadar eski bir iz. Kaybolmuş olanın bir parçası değil, hatırlanması beklenen bir şeydi. O gün Seman, ormandan çıkarken arkasına bakmadı; ama gece boyunca kulağında dolaşan bir fısıltı vardı: “Geri gel, unutulmuş olanı tamamla.”

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu