Babaannenin Bodrum Katı Tıkırtıları

Bodrum Katına Dönüş
Eve ilk girdiğimde, her şey babaannemin elinin geçtiğini söylüyordu: eski camlı dolaplar, astarlı örtüler, ahşabın hafif bir eğriliği. Yazın sıcaklığı dışarıda ağırlaşırken bodrum katı serin ve hafif nemliydi. Babaannem yaşamıyla birlikte küçük ritüellerini de bırakmıştı; ütülenmiş çarşaflar, kavanozlarda reçeller, duvarda asılı eski bir takvim. Ben şehirden gelmiştim, birkaç günlüğüne, evin işleriyle uğraşmak için.
İlk Tıkırtı
İlk gece, uyumadan önce bodrumun kapısını kapatırken bir tıkırtı duydum. İnce, ritmik bir ses. Merdivenin tahta basamağından mı, bir pencere kenarındaki saksıdan mı geliyordu belli değildi. Çoğu insan gibi ben de önce akıl yürüttüm: fare, rüzgâr, borulardan gelen genleşme… Ama ses tekrarlandıkça içimde başkaca bir şey ürpertti. Babaannemin evinde, o hep sessiz kalan evde, hiç kimse varken bir ses bir anda biçimsizleşiyordu.
Gecelerin Rutini
İki gece boyunca tıkırtılar değişmedi; aynı aralıklarla, genelde gece yarısına yakın ya da sabaha karşı ortaya çıkan küçük darbeler. Uykusuz gecelerimde, dizüstü lambasının sarı ışığı altında eski fotoğraflara bakarken bile sesi dinledim. Fotoğraflarda babaannem gülüyor, elinde taze pişmiş bir şeyle duruyor; ama kulaklarımda o düzenli vurma vardı. Bodrum kapısını açıp kapağı hafifçe çektiğimde boş olduğunu gördüm: karton kutular, çuvallar, bir sandık eski dergiler. Hiçbir şey yerinden oynanmamış gibiydi.
Komşular ve Anılar
Gündüzleri komşularla konuşmak isterdim ama bu tür şeylerden bahsetmeyi seven yoktu. “Eski evler ses yapar,” dedi biri. “Rüzgâr girip çıkıyor aradan,” dedi diğeri. Babaannemin kız kardeşi geldi bir akşam, çay içerken alnımı okşadı ve “O bodrum hep bir tuhaftı,” dedi çok yumuşak bir sesle. ‘‘Eskiden gece olduğunda köpek bile havlamazdı orada.’’ Bu sözler, resmi açıklamaların ötesinde bir ağırlık getirdi odaya. Anılardan süzülmüş bir uyarı gibiydi.
Yakınlaşma
Bir gece dayanamadım. Saatler geçmiş, tıkırtılar daha da belirginleşmişti; sapla bir fıçıya vuruluyormuş gibi delikli bir ritim. El fenerini aldım ve merdivenlerden indim. Her adım, tahta aynasından bir cevap alıyordu. Bodrumun havası soğumuş, toprağın kokusu daha yoğun geliyordu. El fenerinin dar demeti kutuların üzerinde oyuklar ve gölgeler yaratıyordu. Ses gözümün önünde netleşmedi ama yönlendirilebilir gibiydi—sağ taraftan mı, saklı köşeden mi?
Bir sandığın kapağı hafifçe aralanmıştı; kapağın altı, uzun zamandır açılmamış gibi bir sabun kokusu taşıyordu. İçinde eski bebek kıyafetleri, birkaç defter ve bir dantel örtü vardı. Her şeyi karıştırdım, tıkırtı ise olduğundan daha yakın, sanki nefes alıp veren bir şeymiş gibi geliyordu. Başımı kaldırdığımda, merdivenlerin dibinde küçük bir leke olduğunu fark ettim: tozun yoğunlaştığı yerde taze çizikler vardı, tırnak izleri gibi ince ve düzensiz.
Hatırlananlar
Babaannem küçükken anlattığı bir hikâyeyi hatırladım; her zaman yarım bırakırdı. “Bazı kapılar kendi kendine açılmaz,” derdi. O sözü bugün başka türlü yorumladım. Evin üzerinde, nesillerin bırakıp gittiği bir yük vardı sanki. Eski eşyalar sadece eşya değildi; sesleri, alışkanlıkları, beklenmedik ziyaretçilerin izlerini barındırıyordu.
Son Gece
Son gece tıkırtılar daha yoğun geldi. Saatler sabaha yakınken, sanki bir ritm değişmişti ve metalik bir şeyin dövülmesine benziyordu. Bu sefer geri çekilmedim. Kapıyı araladım, merdivenlerin en alt basamağında bir gölge durdu. Gölge, uzun zaman boyunca orada beklemiş eski bir vatandaş gibi büzülmüş ve sessizdi. Göz göze gelmedik; karşılaşmanın cesaretini bulamadım. Bir anda gölge hareket etti ve tıkırtılar kesildi.
Sabah olduğunda hiçbir iz kalmamıştı: ne taze çizikler, ne yeni sürüklemeler. Bodrum yeniden kendi gündelik-yüzünü almıştı—geride sadece hafif bir soğuk ve kulaklarımda yankılanan bir ritim kalmıştı. Ev, eski hallerine döndü ama ben biliyordum ki orada, görünmeyen bir tıkırtı hâlâ bekliyordu; belki geceyi, belki bana geri geleceği bir zamanı.




