Sabahı Uyandıran Küçük Çan

Bir varmış, bir yokmuş; uzak dağların ardında, sabahları çiçek kokusuyla uyanan Günebakan adında küçük bir köy varmış. Bu köyde her gün güneş doğmadan önce, tepenin üzerindeki eski çan bir kez çalarmış. Çanın sesi duyulunca horozlar öter, fırınlar ısınır, çocuklar pencerelerini açarmış.
Köyde Defne adında, soru sormayı çok seven bir kız yaşarmış. Defne’nin en sevdiği şey, çanın sesini dinleyip yeni güne başlamaktı. Fakat bir sabah çan susmuş. Güneş gökyüzünde görünmemiş, kuşlar yuvalarından çıkmamış, hatta derenin suyu bile ağır ağır akmaya başlamış.
Köylüler meydanda toplanmış. Fırıncı hamurunu bekletmiş, bahçıvan tohumlarını toprağa koyamamış. Herkes birbirine bakıp ne yapacağını düşünürken Defne tepeye koşmuş. Eski çanın yanına vardığında ipinin sağlam, gövdesinin ise pırıl pırıl olduğunu görmüş. Çan suskun değildi; sanki söyleyecek bir sözü varmış da doğru kelimeyi arıyormuş.
Defne çanın yanına oturup fısıldamış: “Seni ne susturdu?”
Çan hafifçe titremiş. İncecik bir sesle, “Sabahın ilk ışığı kayboldu,” demiş. “Işık olmadan sesim yolunu bulamıyor.”
Defne, “İlk ışık nereye gitti?” diye sorunca çan, tepenin ardındaki ormanı göstermiş. Defne ormana girmiş. Ağaçların yaprakları henüz uyanmadığı için yol loşmuş, ama yerde sıra sıra parlayan minik taşlar varmış. Taşları izleyince, köklerin arasında gümüş renkli bir kutu bulmuş.
Kutunun kapağında şöyle yazıyormuş: “Saklanan ışık, paylaşılınca çoğalır.” Defne kapağı açmış. İçeride, avuç içi kadar küçük, sıcak bir ışık topu duruyormuş. Işık, Defne’nin eline konunca tatlı bir sesle konuşmuş: “Beni yıllar önce bir dilek sakladı. Bir çocuk, hiç kimse üzülmesin diye sabahın bütün ışığını kendine ayırdı. O günden beri herkesin günü eksik kaldı.”
Defne ışık topunu dikkatle taşırken önüne yaşlı bir kaplumbağa çıkmış. Kaplumbağa, ormanda yaşayanların sabahı neden beklediğini sormuş. Defne köyü anlatınca kaplumbağa başını sallamış: “Işık, onu isteyenin değil, onu paylaşanın elinde yolunu bulur.”
Defne bunu duyunca ışığı göğsüne saklamak yerine iki avucunu gökyüzüne açmış. “Bu ışık Günebakan’ın olsun,” demiş. “Köydeki herkesin penceresine, ağacına ve yüreğine ulaşsın.”
O anda ışık topu yüzlerce küçük parıltıya ayrılmış. Parıltılar dallara, çiçeklere ve çimenlere konmuş. Orman birden aydınlanmış. Uzakta eski çanın sesi duyulmuş, fakat bu kez sesi yalnızca tepeden değil, her yandan gelmiş.
Defne köye döndüğünde güneş yeni doğuyormuş. Kuşlar şarkı söylüyor, dere neşeyle akıyor, fırıncının ekmeği mis gibi kokuyormuş. Köylüler sevinçle meydana toplanmış. Defne, olanları anlatınca herkes kendi sabah ışığını paylaşmaya söz vermiş: Biri komşusuna sıcak ekmek götürecek, biri susayan ağacı sulayacak, biri de güne başlamaya üşenen arkadaşına güzel bir söz söyleyecekmiş.
O günden sonra çan her sabah çalmış. Ancak köylüler onun sesini beklemekle yetinmemiş; her biri küçük bir iyilik yaparak sabahı kendisi de uyandırmış. Defne ise tepedeki çanın yanına minicik bir tabela asmış:
“Gün ışıkla başlar, güzellik paylaşınca büyür.”
Derler ki Günebakan köyünde bir sabah kalbinize sıcak bir sevinç düşerse, bilin ki Defne’nin paylaştığı ışıklardan biri hâlâ dünyayı dolaşıyordur.




