Uzun Hikayeler

Kırık Pusulanın Gösterdiği Neşeli Yol

Çiçekliova’da herkesin bildiği bir kural vardı: Güneş tepenin ardına inerken meydandaki büyük saat üç kez çalarsa, ertesi gün kasabaya küçük bir sürpriz gelirdi. Bazen gökyüzünden renkli tüyler yağar, bazen fırıncıların ekmekleri gülümseyen yüzlere benzerdi. Ancak bir sonbahar sabahı saat sustu. Meydandaki insanlar bekledi, kuşlar dallarında başlarını eğdi, çocuklar ceplerindeki misketleri bile sessizce çevirdi.

On iki yaşındaki Miran, kasabanın eski eşyaları onaran meraklı çocuğuydu. O gün dedesinin dükkânında, çekmecelerin arkasına sıkışmış pirinç bir pusula buldu. Pusulanın ibresi kuzeyi, güneyi ya da başka bir yönü göstermiyordu. Durmadan küçük daireler çiziyor, sonra da dükkânın kapısına dönüyordu.

“Bu bozuk olmalı,” dedi Miran.

Dedesinin yüzünde bilge bir gülümseme belirdi. “Belki de yön aramıyordur. Belki bir şeyi hatırlamaya çalışıyordur.”

Miran pusulayı avucuna alınca ibre bu kez meydandaki eski saat kulesine doğru çevrildi. Çocuk, yün atkısını boynuna doladı ve yola çıktı. Kuleye vardığında merdivenlerin arasında üç küçük iz gördü: biri un, biri boya, biri de çamur iziydi. İzleri takip ederek kasabanın arka sokaklarına ilerledi.

Un izi onu, dükkânının önünde üzgünce oturan fırıncı Narin’e götürdü. Narin, o gün hiçbir ekmeğin kabarmadığını söyledi. Boya izi, tabelasının harfleri silinen ressam Uluç’un atölyesine uzanıyordu. Çamur iziyse yağmur suyuyla dolmuş bir bahçenin kapısında sona erdi. Bahçede, tek başına salıncağa oturan küçük Duru vardı.

“Herkesin işi ters gidiyor,” dedi Duru. “Saat susunca kasabanın neşesi de kayboldu sanki.”

Miran pusulayı yeniden açtı. İbre, üç ayrı yöne birden kıpırdıyordu. Çocuk o an anladı ki pusula tek bir yere değil, yardım bekleyen herkese yöneliyordu. Önce Narin’in fırınına döndü. Raflardaki hamurları yeniden yoğurmak için kasabadaki herkesin bir avuç un getirmesini önerdi. Duru komşuların kapılarını çaldı, Uluç da boş çuvallara renkli şekiller çizerek onları taşıma torbasına dönüştürdü.

Unlar birleşince Narin büyük bir hamur hazırladı. Fakat hamur hâlâ kabarmıyordu. Miran, dedesinin sözünü hatırladı: “Bazı şeyler sesini duyunca canlanır.” Bunun üzerine Duru bir şarkı söyledi. Şarkıyı önce Uluç, sonra komşular, en sonunda bütün kasaba sürdürdü. Şarkının neşeli ezgisi dükkânın pencerelerinden içeri doldu. Hamur kabardı, ekmekler mis gibi kokmaya başladı.

O sırada pirinç pusulanın ibresi hızla dönerek saat kulesini gösterdi. Herkes kuleye koştu. Uluç, silinen sayıları yeniden boyadı; Narin, ince yağla dişlileri parlattı; Duru ise kulenin en üst basamağına çıkıp küçük bir kurdele bağladı. Miran, mekanizmanın içinde sıkışmış kuru bir yaprak buldu. Yaprak çıkarılınca saat derin bir nefes alır gibi ses verdi.

Birinci vuruşta meydandaki çiçekler açıldı. İkinci vuruşta fırından sıcak ekmek kokusu yayıldı. Üçüncü vuruşta kasabanın üstüne altın renkli kâğıt kuşlar süzüldü. İnsanlar birbirlerine sarıldı; fakat Miran, pusulanın hâlâ döndüğünü fark etti.

“Daha bitmedi,” dedi.

İbre bu kez kasabanın dışındaki kuru değirmene yöneldi. Herkes merakla peşinden gitti. Değirmenin yanında, yıllardır açılmayan küçük bir kapı vardı. Miran kapıyı itince içeride yüzlerce boş kavanoz gördü. Her kavanozun üzerinde bir kelime yazıyordu: “Teşekkür”, “Özür”, “Cesaret”, “Paylaşmak” ve “Neşe”.

Dedesinin dükkânındaki eski defterlerden birinde bu kavanozların öyküsünü okumuş olan Miran, kasabanın güzel duygularını söylemeyi unuttuğunda kavanozların boşaldığını anladı. Herkes bir kavanoz seçti ve o kelimeyle ilgili bir cümle kurdu. Narin, “Paylaşınca ekmek daha doyurucu olur,” dedi. Uluç, “Cesaret, yardım istemekten utanmamaktır,” diye ekledi. Duru ise “Neşe, tek başına saklanınca küçülür,” dedi.

Sözler söylendikçe kavanozlar ışıkla doldu. Işıklar değirmenin pencerelerinden fırlayıp kasabanın üzerine yayıldı. Pirinç pusulanın ibresi sonunda durdu ve kuzeyi gösterdi. Miran onu dedesine geri götürmek istedi, ama dedesi pusulayı çocuğun eline bıraktı.

“Artık bozuk değil,” dedi. “Sen onun neyi gösterdiğini öğrendin.”

O günden sonra Çiçekliova’da saat üç kez çaldığında herkes bir sürpriz beklemek yerine birbirine küçük bir iyilik yaptı. Kimi sıcak çörek paylaştı, kimi kırgın bir arkadaşından özür diledi, kimi de sessizce yardıma koştu. Miran’ın pusulasıysa yalnızca bir şeyi işaret etmeye devam etti: İyiliğin yolu, her zaman birlikte yürüyenlerin adımlarında bulunur. Bu nedenle kasabanın çocukları, en güzel uzun hikayeler için uzak diyarlara gitmeye gerek olmadığını öğrendi; bazen en büyük macera, komşunun kapısını çalıp “Sana nasıl yardım edebilirim?” demekle başlardı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu