Güzel Masallar

Fısıldayan Taşların Şenliği

Çınaraltı köyünde her yıl baharın ilk pazar günü büyük bir şenlik kurulurdu. Fırıncılar tarçınlı çörekler pişirir, çocuklar renkli kurdelelerle oynar, yaşlılar da meydandaki yuvarlak taşların çevresinde eski şarkılar söylerdi. Çünkü o taşlar, neşeli bir sesle fısıldar ve köydeki herkesin yüzünü güldürürdü.

Fakat bir sabah taşlar susmuştu. Meydan sessiz, şenlik hazırlıkları tatsızdı. Köyün çocuklarından Elif, avucundaki küçük sepeti sıkıca tutarak taşların yanına gitti. Sepetinde annesinin yaptığı üç çörek, bir elma ve dedesinden öğrendiği güzel sözler vardı.

“Belki taşlar acıkmıştır,” diye düşündü. İlk çöreği taşların en büyüğünün yanına bıraktı. Sonra elmayı ikiye bölüp bir parçasını orada oynayan serçeye verdi. Ancak taşlardan hiçbir ses gelmedi. Elif, meydanın köşesinde oturan değirmenci Hasan Amca’ya dönerek, “Sizce taşlar neden sustu?” diye sordu.

Hasan Amca bastonunu dizlerine dayadı. “Taşlar, insanların birbirini dinlemediği günlerde seslerini saklar,” dedi. “Dün herkes kendi işine yetişmeye çalıştı. Kimse komşusunun taşıdığı yükü fark etmedi. Belki fısıltılarını geri getirmek için önce bizim birbirimize kulak vermemiz gerekir.”

Elif hemen köyü dolaşmaya başladı. Önce pazara gitti ve tezgâhını tek başına kurmaya çalışan Zeynep Teyze’ye yardım etti. Ardından odunlarını düşüren marangoz Ali’ye birkaç parça taşıdı. Yolda, çantasındaki düğmeleri yere saçılan küçük Can’ı gördü; onunla birlikte bütün düğmeleri topladı. Her yardımın ardından Elif, karşısındaki kişiye dikkatle bakıp ne söylemek istediğini dinledi.

Gün ilerledikçe köyde tuhaf bir değişiklik oldu. Zeynep Teyze, Ali’nin kırılan sandalyesini onarmayı önerdi. Ali, Can’ın okul çantasına sağlam bir düğme dikti. Can da meydandaki yaşlı çınarın çevresine su taşıdı. Birbirini dinleyen insanların sesleri çoğaldıkça, taşların üzerindeki ince çizgiler sanki gümüş iplikler gibi parlamaya başladı.

Elif akşamüstü yeniden meydanın ortasına geldi. Köylüler de onun ardından toplanmıştı. Elif, sepetindeki son çöreği küçük parçalara ayırıp herkese paylaştırdı. “Bence taşların sesi tek bir kişiye değil, hepimize ait,” dedi. “Şimdi herkes yanındaki kişiye teşekkür etsin ve onun anlattığı bir şeyi gerçekten dinlesin.”

Önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra Hasan Amca, yıllardır kendisine su taşıyan komşusu Zeynep Teyze’ye teşekkür etti. Zeynep Teyze, Ali’nin sabrını övdü. Ali, Can’ın neşesini anlattı. Can ise Elif’in kimseyi acele ettirmeden dinlediğini söyledi.

Tam o sırada meydandaki en küçük taş, “Tık,” diye ses çıkardı. Ardından öteki taşlardan ince, sıcak fısıltılar yükseldi. Bu fısıltılar kelimelere benzemiyordu; ama herkes ne anlattıklarını anlayabiliyordu: Birlikte paylaşılan iyilik, en sessiz yeri bile şenlendirebilirdi.

Şenlik o yıl her zamankinden güzel geçti. Çocuklar dans etti, büyükler hikâyeler anlattı, taşlar da gece boyunca tatlı ezgiler mırıldandı. Elif, sepetini boşaltıp eve dönerken meydanın kenarında parlayan minicik bir çakıl taşı buldu. Onu cebine koymadı. Taşı yerine bıraktı ve gülümseyerek, “Sesin burada daha çok kişiye ulaşır,” dedi.

O günden sonra Çınaraltı köyünde her pazar, herkes önce birini dinleyip sonra işe koyuldu. Taşlar hiçbir zaman uzun süre susmadı. Çünkü köylüler anlamıştı: En güzel masallar, tek başına anlatılanlar değil, iyilikle birbirine bağlanan hayatların içinden doğardı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu