Üçüncü Sabahın Sakladığı Şarkı

Bu hikaye oku masalı, her sabah başka bir renkle uyanan Ihlamurca köyünde başlar. Köyün evleri yamaçlara dizilmiş, pencerelerden tarçın ve taze ekmek kokuları yükselirmiş. Fakat bir gün köylüler, sabahın yalnızca iki kez geldiğini fark etmişler. Güneş doğuyor, öğle oluyormuş; sonra akşam çöküyormuş. Gece geçiyor, yeniden gün ışığı beliriyormuş ama aradaki üçüncü sabah bir türlü gelmiyormuş.
On bir yaşındaki Noya, bu tuhaflığı herkesten önce anlamıştı. Çünkü her sabah uyandığında, yastığının altında duran küçük gümüş düğmenin rengi değişirdi. Birinci sabah mavi, ikinci sabah sarı olurdu. Üçüncü sabah ise düğme bembeyaz kalırdı. Noya, bunun bir işaret olduğuna inanıyordu.
O gün köyün yaşlı saatçisi Rauf Usta’ya gitti. Rauf Usta, duvarında asılı duran yüzlerce saatin arasında, cam fanusun içinde minicik bir kum saati buldu. Kumlar aşağı akmıyor, havada asılı duruyordu.
Üçüncü sabah, tek bir kişinin arayacağı bir şey değildir, dedi Rauf Usta. Onu bulmak için herkesin unuttuğu küçük bir sesi hatırlamak gerekir.
Noya, ne demek istediğini anlayamasa da yola çıkmaya karar verdi. Yanına kırmızı atkısını, iki dilim çöreğini ve dedesinden kalan tahta düdüğü aldı. Köyün dışındaki çayıra vardığında, otların arasında ters dönmüş bir kirpi gördü. Kirpi, sırtındaki kuru yapraklar yüzünden yuvarlanamıyordu. Noya onu dikkatlice düz çevirdi ve yaprakları tek tek temizledi.
Kirpi, dikenlerinin arasından parlak bir tohum çıkarıp Noya’nın avucuna bıraktı. Tohumun içinden incecik bir ses yükseldi: İyilik, kapıyı çalmadan içeri girer.
Noya şaşkınlıkla yoluna devam etti. Biraz sonra, taş köprünün altında ağlayan bir çocuk gördü. Çocuğun kâğıttan yaptığı küçük tekne suya kapılmıştı. Noya kendi çöreğinin kâğıdını kullanarak yeni bir tekne yaptı. İkisi birlikte tekneyi dereye bıraktı. Tekne, suyun üzerinde ilerlerken içinden ikinci bir ses çıktı: Paylaşılan sevinç, iki kişilik ışık olur.
Öğleden sonra Noya, ormanın kıyısında üç ayrı yöne ayrılan bir patikaya ulaştı. Her yolun başında aynı taş duruyordu. Taşların üzerinde birer soru yazılıydı: Bir şeyi saklarsan ne olur? Bir sözü dinlemezsen ne kaybolur? Bir umudu tek başına taşırsan ne eksilir?
Noya uzun süre düşündü. Sonra cevaplarını yüksek sesle söyledi. Saklanan şeyin ağırlaşacağını, dinlenmeyen sözün uzaklaşacağını, tek başına taşınan umudun yorulacağını anlattı. O anda üç taş da ısındı ve ortadaki patika altın renkli bir çizgiyle aydınlandı.
Patikanın sonunda, dalları gökyüzüne değen yaşlı bir ardıç ağacı vardı. Ağacın gövdesinde küçük bir kapı açıldı. İçeride ne hazine ne de sihirli bir taç bulunuyordu. Yalnızca köyde yaşayan herkesin unuttuğu sesler vardı: fırıncının sabah ıslığı, çocuğun kahkahası, yağmurdan sonra taşların çıkardığı tıkırtı, bir annenin yumuşak ninnisi ve Rauf Usta’nın saat kurarken mırıldandığı ezgi.
Noya, sesleri tahta düdüğüne doldurdu. Sonra köye dönüp herkesi meydanda topladı. Düdüğü çaldığında, kaybolmuş bütün sesler havaya yayıldı. Fırıncı kendi ıslığını duyunca gülümsedi, çocuklar kahkahalarını tanıdı, yaşlılar eski ezgileri hatırladı. Herkes, günlerdir fark etmeden sustuğunu anladı.
Sesler bir araya gelince gökyüzünde pembe, turuncu ve mor çizgiler belirdi. Gece bitmeden önce üçüncü sabah doğdu. Bu sabah diğerlerinden daha parlaktı; çünkü ışığı güneşten değil, insanların hatırladığı iyiliklerden geliyordu.
Rauf Usta, Noya’ya gümüş düğmeyi geri verdi. Düğme artık tek bir renkte kalmıyordu; her iyi davranışta başka bir renge dönüşüyordu. Noya da köyde yeni bir alışkanlık başlattı. Herkes günün sonunda duyduğu güzel bir sesi, yaptığı küçük bir iyiliği ya da paylaşmak istediği bir umudu anlatıyordu.
O günden sonra Ihlamurca’da sabahlar hiç eksilmedi. Çünkü köylüler, bazı günlerin gökyüzünden değil, birbirlerini gerçekten dinlediklerinde doğduğunu öğrendiler.




