Pofuduk Tepedeki Renkli Fener

Gökkuşağı Kasabası’nda yaşayan Mina, yedi yaşını yeni doldurmuş, meraklı ve dikkatli bir çocuktu. Kasabanın evleri rengârenk boyalıydı; ancak o hafta herkesin yüzü biraz solgundu. Fırıncı ekmek yaparken şarkı söylemiyor, çocuklar sokakta oyun kurmadan evlerine dönüyor, yaşlı saatçi Rıfkı Usta ise dükkânının önünde sessizce oturuyordu.
Mina bunun nedenini sorduğunda herkes aynı şeyi söylüyordu: “Neşemiz nereye gitti, bilmiyoruz.” Kasabanın ortasındaki büyük çeşme de eskisi gibi şırıl şırıl akmıyor, yalnızca arada bir minicik bir damla bırakıyordu. O akşam Mina, penceresinden Pofuduk Tepe’ye baktı. Tepede yıllardır yanmayan, camları mavi ve sarı olan eski bir fener vardı. Tam o sırada fener bir kez parladı.
Mina hemen küçük çantasını hazırladı. İçine bir elma, yumuşak bir atkı, renkli tebeşirler ve babaannesinin verdiği minik bir zil koydu. Sabah erkenden yola çıkarken annesi, “Bir şeyi düzeltmek için önce onu dikkatle dinlemek gerekir,” dedi. Mina bu sözleri aklında tuttu ve patikaya doğru ilerledi.
Pofuduk Tepe’nin yolu, kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. İlk dönemeçte, kanadına diken takılmış bir saksağan gördü. Mina kuşu ürkütmeden yanına oturdu, dikeni dikkatle çıkardı. Saksağan teşekkür etmek için parlak bir düğme verdi. Biraz ileride, yuvasından düşen üç yavru sincabı buldu. Onları güvenli bir dala taşıdı. Her yardımın ardından tepedeki fener biraz daha aydınlandı.
Sonunda Mina fenerin yanına ulaştı. Kapısı kilitli değildi, fakat içeride beklediği gibi bir lamba yerine dört boş bölme vardı. Duvarında şu cümle yazıyordu: “Işığım yağla değil, insanların birbirine bıraktığı güzel izlerle yanar.”
Mina düşündü. Saksağanın verdiği düğmeyi ilk bölmeye koydu. Fenerin içinde yumuşak bir sarı ışık belirdi. Sonra yol boyunca yaptığı iyilikleri hatırladı. Ama ışık yalnızca onun davranışlarıyla bütün kasabayı aydınlatmaya yetmeyecekti. Duvarın altındaki küçük rafta duran zil gözüne ilişti. Babaannesinin verdiği zili çaldı. Çınlayan ses, rüzgârın yardımıyla kasabaya kadar ulaştı.
O sesi duyan herkes Pofuduk Tepe’ye doğru yürümeye başladı. Fırıncı elinde sıcak çöreklerle geldi. Saatçi Rıfkı Usta, yıllardır tamir etmeyi ertelediği küçük oyuncak saatleri getirdi. Çocuklar da boya kutularını taşıdı. Mina duvardaki cümleyi onlara okudu. Herkes, o gün yaptığı güzel bir işi anlatıp bir iz bırakmak istedi.
Fırıncı, komşusunun kapısına gizlice ekmek bıraktığını söyledi ve fenerin ikinci bölmesine bir susam tanesi koydu. Rıfkı Usta, bir çocuğun bozuk saatini ücretsiz onardığını anlattı; üçüncü bölmeye minicik bir saat yayı bıraktı. Çocuklar, kimsenin tek başına oynayamadığını fark edip birlikte yeni bir oyun kuracaklarına söz verdiler. Dördüncü bölmeye de renkli bir kurdele bağladılar.
Birden fenerin dört camı parladı. Sarı, mavi, pembe ve yeşil ışıklar gökyüzünde birleşip kasabanın üzerine geniş bir ışık halkası çizdi. Aşağıdaki çeşme yeniden şırıl şırıl akmaya başladı. Fırıncının şarkısı duyuldu, çocukların kahkahaları sokağa yayıldı. İnsanlar neşelerini aslında kaybetmediklerini, onu paylaşmayı unuttuklarını anladılar.
Mina eve dönerken saksağan gökyüzünde onunla birlikte uçtu. Ertesi gün kasaba halkı her sabah bir iyilik yapıp bunu fenerin defterine yazmaya karar verdi. Fener artık hiç sönmedi; çünkü ışığı tek bir kişinin elinde değil, herkesin kalbinde büyüyordu. Mina da o günden sonra bir sorunla karşılaştığında önce durup dinledi, sonra elinden gelen en küçük iyiliği yaptı. Bazen en küçük iz, kocaman bir aydınlığın başlangıcıydı.




