Bebek Masalları ve Hikayeleri Oku

Ayçiçeği Beşiğinin Ninnisi

Gümüşçay köyünde, pencereleri ayçiçeklerine bakan küçük bir ev vardı. Bu evde Liva adında meraklı bir bebek yaşardı. Liva henüz konuşamıyordu ama gözleriyle pek çok şey anlatabiliyordu. Gülünce yanaklarında iki küçük çukur belirir, ellerini çırpınca evin içi sevinçle dolardı. Geceleri ise ayçiçeği biçimindeki tahta beşiğinde dönüp durur, bir türlü uykuya dalamazdı.

Liva’nın annesi Ilgın, onun başucunda yumuşak ninniler söylerdi. Babası Doruk, pencerenin önüne küçük bir yıldız feneri koyardı. Büyükannesi Meliha ise beşiğin kenarına lavanta kesesi asardı. Yine de o gece Liva’nın gözleri kapanmadı. Ay, odanın duvarına yuvarlak bir ışık bırakmış, beşiğin ayçiçeği yaprakları hafifçe titremeye başlamıştı.

Derken beşikten incecik bir ses yükseldi: “Uyku, doğru ninninin sesini arıyor.” Liva şaşkınlıkla gözlerini açtı. Beşiğin tahta yapraklarından biri altın gibi parlıyordu. Ilgın ile Doruk bu sesi duymamıştı; fakat Liva, ışığın peşinden bakınca odanın köşesinde minicik bir kapı gördü. Kapı, ayçiçeği çekirdeği kadar küçüktü ve üzerinde üç noktalı bir yıldız işareti vardı.

Liva elini uzattığında kapı açıldı. İçinden ılık bir esinti çıktı ve bebek, sanki yumuşak bir bulutun üstündeymiş gibi hafifçe ilerledi. Kendini evin arkasındaki Ayışığı Bahçesi’nde buldu. Bahçedeki çiçekler başlarını eğmiş, uykuya dalmak için sessizce bekliyordu. Ancak hiçbir çiçek ninni söyleyemiyordu; çünkü bahçenin en tatlı sesi, dere kenarındaki minicik çanın içinden kaybolmuştu.

Liva, çanı bulmak için yola koyuldu. Önce yuvarlak taşların yanından geçti. Taşlar her adımda “pıt pıt” diye sevimli sesler çıkarıyordu. Sonra ipek kanatlı bir gece kelebeğiyle karşılaştı. Kelebek, çanın son kez dere kıyısında duyulduğunu anlattı. Liva teşekkür etmek için ona gülümsedi. Bu gülümseme öyle sıcaktı ki kelebeğin kanatlarında küçük ışıklar belirdi.

Derenin kıyısında su, ay ışığını taşıyan gümüş bir kurdele gibi akıyordu. Liva suya bakınca çanın görüntüsünü gördü, fakat çan suyun içinde değildi. Biraz ileride, sazların arasında yuvarlanan yuvarlak bir tohum vardı. Tohum, Liva’nın avucuna konunca usulca sallandı. İçinden “La, la, la” diye hafif bir melodi yükseldi. Meğer kayıp çan, sesini bu tohumun içine saklamıştı.

Liva tohumu iki eliyle kavrayıp ayçiçeği beşiğine götürdü. Beşiğin altın yaprağı tohumu görünce açıldı. Tohumdan sıcak bir ışık yayıldı ve o küçük melodi odanın her köşesine dağıldı. Lavanta kesesi tatlı bir koku bıraktı, yıldız feneri yumuşakça parladı. Ilgın’ın söylediği ninniye dereciklerin şırıltısı, gece kelebeğinin kanat sesi ve yaprakların hışırtısı katıldı.

O anda Liva, uykunun zorla çağrılmadığını anladı. Uyku; güven, sevgi ve sakin sesler bir araya geldiğinde kendiliğinden geliyordu. Annesinin sıcak elini tuttu, babasının fenerine baktı ve büyükannesinin lavanta kokusunu içine çekti. Göz kapakları ağırlaştı. Beşik, onu nazikçe sallarken ayçiçeği yaprakları birer birer kapandı.

Sabah olduğunda Gümüşçay köyü, geceden kalan tatlı melodiyle uyandı. Bahçedeki bütün çiçekler başlarını güneşe çevirmişti. Liva artık her gece aynı ninniyi beklemiyordu; bazen annesinin sesiyle, bazen yağmurun tıkırtısıyla, bazen de babasının anlattığı minicik düşlerle uykuya dalıyordu. Ayçiçeği beşiği ise onun huzurlu gülüşünü saklıyor, her akşam o gülüşü evin içine altın bir ışık gibi yayıyordu.

Uykuya Giden Yumuşak Yol

O günden sonra Liva’nın odasında herkesin bildiği küçük bir sır vardı: Bir bebeğin düşleri, sevgiyle çevrelendiğinde en güzel masallara dönüşürdü. Gece yıldızları parladığında, ayçiçeği beşiği usulca sallanır ve uzaklardan aynı melodi duyulurdu. Bu melodi, uykuya hazırlanırken okunan bebek masalları ve hikâyeleri oku diyen tatlı bir fısıltı gibi, her minik kalbe huzur taşırdı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu