Pencere Kenarındaki Turuncu Tüy

Kasabanın en sessiz sokağında, mavi panjurlu küçük bir ev vardı. Bu evin pencere kenarında Misket adında turuncu tüylü bir kedi yaşardı. Misket’in patileri beyaz, kuyruğunun ucunda ise tek bir siyah halka bulunurdu. Her sabah güneş doğarken pencereye oturur, ilk ışığın odadaki tahta zemine düşmesini izlerdi.
Fakat bir pazartesi sabahı tuhaf bir şey oldu. Güneş gökyüzünde parlıyor olmasına rağmen Misket’in odasına hiç ışık girmedi. Sokağın taşları aydınlıktı, çatılardaki kiremitler parlıyordu; ama pencerenin önündeki zemin kapkaranlıktı. Misket başını yana eğip camı inceledi. Camın köşesinde, minicik bir turuncu tüy duruyordu. Tüy, rüzgâr olmadığı hâlde hafifçe titriyordu.
Misket tüyü dikkatle ağzına aldı ve evden çıktı. Önce fırıncı Narin Teyze’ye uğradı. Narin Teyze, sıcak ekmekleri tezgâha dizerken, “Belki ışık, kendisini görebilecek kadar dikkatli birini arıyordur,” dedi. Sonra Misket’e küçük bir susamlı çörek verdi. Misket çöreği hemen yemek yerine yarısını mahalledeki yaşlı köpeğe ayırdı. O anda turuncu tüy biraz daha parlak göründü.
Kedi, tüyün gösterdiği yöne doğru ilerledi. Yol onu kasabanın arkasındaki eski değirmene götürdü. Değirmenin çarkları uzun zamandır dönmüyordu. İçeride yalnızca un kokusu ve tavandan sarkan örümcek ağları vardı. Misket, yerde birbirine karışmış üç ip gördü. İplerden biri kırmızı, biri yeşil, biri de sarıydı. Tüy sarı ipe doğru uzanıyordu.
Misket ipi takip edince değirmenin arka kapısına ulaştı. Kapının önünde, kanadı incinmiş küçük bir serçe titriyordu. Serçe, “Sabah rüzgârı beni buraya savurdu. Yuvama dönemiyorum,” diye fısıldadı. Misket hemen duvarın dibindeki kuru otları topladı. Onları bir sepetin içine yerleştirip serçeye yumuşak bir yuva yaptı. Sonra yüksek çınarın dallarına tırmanarak serçenin yuvasını buldu. Serçe, Misket’in sırtına tutunup güvenle yuvasına döndü.
Serçenin annesi, teşekkür etmek için Misket’e küçük bir parlak taş verdi. Taşın üzerinde güneş biçiminde ince bir çizgi vardı. Misket taşı turuncu tüyün yanına koyunca tüy havalandı ve değirmenin içindeki karanlık köşeye doğru süzüldü. Orada eski bir sandığın kapağı aralıktı. Misket patisiyle kapağı itti. Sandığın içinden kasabanın kayıp ışığı değil, yıllardır kullanılmayan renkli cam parçaları çıktı.
Cam parçaları güneşte parlıyor, duvarlara kırmızı, mavi ve altın renkli lekeler saçıyordu. Misket bir süre düşündü. Belki de sabah ışığı kaybolmamıştı; yalnızca herkesin fark edemeyeceği bir yere saklanmıştı. Camları dikkatle topladı ve kasabaya geri götürdü. Narin Teyze, marangoz Usta Rıza ve serçenin ailesi ona yardım etti. Birlikte cam parçalarından pencerenin önüne küçük bir güneş süsü yaptılar.
Ertesi sabah ilk ışık, süsün renkli camlarından geçerek Misket’in odasına doldu. Tahta zeminde kırmızı, yeşil ve sarı halkalar dans etmeye başladı. Misket’in siyah halkalı kuyruğu sevinçle havaya kalktı. Ancak turuncu tüy artık parlamıyordu. Çünkü görevini tamamlamıştı. Misket tüyü pencerenin kenarına bıraktı; o günden sonra mahallede bir iyilik yapıldığında tüy hafifçe titreşmeye başladı.
Kasabalılar zamanla bunu fark etti. Kimi komşusunun sepetini taşıdı, kimi susayan kuşlara su koydu, kimi de sessizce kırılan bir oyuncağı onardı. Her iyilikte pencerenin önündeki renkler biraz daha çoğaldı. Misket ise her sabah aynı yere oturup ışığı izledi. Artık biliyordu: Güneş bazen gökyüzünden değil, dikkatle dinleyen bir kalpten doğardı.




