Türk Masalları

Göğün Unuttuğu Çanı Çalan Mercan Kız

Uzak dağların ardında, sabahları gümüş sislerle uyanan Çınçın Ovası adında bereketli bir ülke varmış. Bu ülkede her mevsimin gelişini gökyüzünde asılı duran büyük bir çan duyururmuş. İlkbaharda çan incecik güler, yazın şen bir türkü söyler, sonbaharda yumuşakça iç çeker, kışınsa derin ve sakin bir ses çıkarırmış.

Bir yıl, ilkbaharın gelmesi gereken gün çan hiç çalmamış. Ne çiçekler tomurcuklanmış ne dereler şırıldamış. Tarlalar uykuda kalmış, kuşlar yuvalarından başlarını uzatıp beklemiş. Ülkenin bilge hükümdarı, çanın sesini geri getirecek kişiye sarayındaki en değerli inciyi vereceğini duyurmuş.

Bu haberi, annesiyle birlikte küçük bir değirmende yaşayan Mercan Kız da işitmiş. Mercan’ın saçları kızıl değil, deniz kabuklarının içi gibi pembemsiymiş. En büyük özelliği ise birinin derdini dinlerken kendi işini unutacak kadar dikkatli olmasıymış. O sabah annesinin hazırladığı çöreklerden üçünü heybesine koyup yola çıkmış.

Üç Kapının Ardında

Mercan Kız, çanın bulunduğu Gökkubbe Tepesi’ne varmak için üç kapıdan geçmesi gerektiğini öğrenmiş. Birinci kapı, taş bir duvarın ortasında duruyormuş. Kapının önünde yaşlı bir sepetçi oturuyor, kırılmış sepetlerini onarmaya çalışıyormuş. Mercan, kendi yolunu düşünmeden yanına çömelmiş. İplerini düğümlemiş, sepetleri sağlamlaştırmış. Sepetçi ona küçük bir gümüş ip vermiş.

İkinci kapının ardında geniş bir göl varmış. Gölün üzerinde yüzen tahta sal, her adımda sallanıyormuş. Kıyıda bekleyen yolcular birbirini iterek önce geçmeye çalışıyor, sal daha da dengesizleşiyormuş. Mercan herkese sırayla binmeyi önermiş. En küçük yolcuyu ortaya oturtmuş, ağır çuvalları kenarlara eşit biçimde yerleştirmiş. Böylece sal güvenle ilerlemiş. Gölün bekçisi, ona avucuna sığan saydam bir taş vermiş.

Üçüncü kapı ise kapkaranlık bir mağaranın girişindeymiş. İçeriden ağlayan bir ses geliyormuş. Mercan, yolu aydınlatan feneri olmasa da geri dönmemiş. El yordamıyla ilerleyip sesin sahibini bulmuş. Bu, kanadı incinmiş minicik bir yarasaymış. Mercan heybesindeki yumuşak bezle kanadı sarıp onu mağaranın sıcak bir köşesine yerleştirmiş. Yarasaya son çöreğini de bölüşmüş.

Yarasa, iyileşir iyileşmez kanatlarını çırpmış ve mağaranın tavanındaki gizli geçidi göstermiş. Mercan geçitten çıkınca Gökkubbe Tepesi’nin zirvesine ulaşmış. Orada, bulutların arasında duran çanı görmüş. Çanın tokmağı yerinden düşmüş, sesi de suskunluğa gömülmüş.

Sesin Sırrı

Mercan önce gümüş ipi tokmağa bağlamış. Fakat ip fazla hafif kalmış. Sonra saydam taşı tokmağın altına yerleştirmiş. Taş parlamış ama çan yine ses vermemiş. O sırada yarasa, Mercan’ın omzuna konmuş. Mercan, birdenbire yol boyunca yaptığı üç iyiliği hatırlamış: Sepetçiye ayırdığı zamanı, yolculara öğrettiği düzeni ve yarasayla paylaştığı son lokmayı.

Çanın üzerinde üç küçük oyuk varmış. Mercan, gümüş ipi birinci oyuğa, saydam taşı ikinci oyuğa takmış. Üçüncü oyuk ise boş duruyormuş. Mercan oraya koyacak bir eşya aramamış. Elini göğsüne götürüp içinden gelen en içten dileği fısıldamış: Herkesin birbirine el uzattığı bir ülkede yaşamak istiyorum.

O anda çan öyle güzel çalmış ki ses, dağlardan ovalara, ovalardan uzak köylere yayılmış. Bulutlar pembe ışıkla açılmış, toprak derin bir nefes almış. İlk çiğdemler başlarını kaldırmış; dereler şarkı söylemeye, kuşlar yuvalarından sevinçle uçmaya başlamış.

Mercan saraya döndüğünde hükümdar ona söz verdiği inciyi sunmuş. Mercan inciyi kendi sandığına koymak yerine ülkenin ortasına yaptırılacak büyük bir çeşmenin taşına yerleştirmeyi önermiş. Hükümdar bu dileği kabul etmiş. Çeşme tamamlanınca suyu, güneşte inci gibi parlamış.

O günden sonra Çınçın Ovası’nda çocuklara şu söz öğretilmiş: Gerçek sihir, iyiliği bekletmeden yapmaktır. Gökyüzündeki çan ise her bahar çalmış; sesinde Mercan Kız’ın cesareti, sabrı ve paylaştığı son çöreğin sıcaklığı duyulmuş.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu