Kervanın Gölgesine Emanet Edilen Söz

Uzak ülkelerin birinde, kum tepeleriyle çevrili Ilgın Ovası uzanırdı. Ovanın ortasında, dalları gökyüzüne açılan yaşlı bir hurma ağacı vardı. Her yıl sıcak mevsim başlamadan önce hayvanlar bu ağacın gölgesinde toplanır, su kuyusunun kullanım sırasını belirlerdi. Çünkü kuyu küçüktü; acele eden çok olursa su bulanır, herkes susuz kalırdı.
Bu yıl toplantıya genç bir serçe olan Rami de katıldı. Rami hızlı uçmasıyla övünür, hızlı karar vermeyi de akıllılık sanırdı. O gün meydana gelen hayvanların önüne küçük bir tahta kutu kondu. Kutunun içinde, kuyudan su çekme sırasını belirleyen beyaz taşlar bulunuyordu. Her aile kendi taşını alacak, sıraya uyacaktı.
Toplantının başında yaşlı kaplumbağa Vera şöyle dedi: “Bir karar, yalnızca güçlülerin işine yarıyorsa adil değildir. Sesi az çıkanları da duymalıyız.” Rami başını salladı ama gözü kutudaki taşlardaydı. Taşların en büyüğünü kapanın önce su alacağını düşündü. Ona göre büyük taş, önemli olmak demekti.
Tavus kuşu, uzun gagasıyla kutuyu kendine çekti. “Büyük taş bana yakışır,” dedi. Çakal, “Ben geceleri nöbet tutuyorum, en erken sıra benim olmalı,” diye itiraz etti. Tavşan ailesi ise yavrularının susuz kaldığını anlattı. Herkes kendi nedenini öne sürüyor, kimse kuyunun başında bekleyen küçük hayvanları düşünmüyordu.
Rami, tartışmanın uzamasından sıkıldı. Birden kutuya konup kanatlarını çırptı. Taşlar yere saçıldı. “Bari herkes bir taş seçsin, mesele bitsin!” diye bağırdı. Ancak taşlardan biri çatlayıp ikiye ayrıldı. İkiye bölünen taşın üzerinde güneş biçiminde bir işaret vardı. Vera, taşı dikkatle inceledi ve susarak kutunun dibini gösterdi.
Orada, kenarı eski yazılarla çevrili küçük bir deri parçası duruyordu. Vera yazıyı yavaşça okudu: “Sıra, taşın büyüklüğüne değil, ihtiyacın ağırlığına göre verilir.” Bu söz herkesi şaşırttı. Meğer taşlar yalnızca aileleri değil, o gün kimin ne kadar suya gereksinim duyduğunu göstermek için kullanılıyormuş. Fakat hiç kimse deri parçayı daha önce fark etmemişti.
Rami utanarak kanadını indirdi. “Ben yalnızca çabuk bitmesini istedim,” dedi. Vera gülümsedi. “Çabuk biten her iş doğru bitmez. Önce dinlemek, sonra düşünmek gerekir.” Ardından hayvanlara üç soru sordu: Kimin yavrusu var? Kimin yuvası kuyudan çok uzakta? Kimin suyu bugün tükenmiş? Sorulara verilen cevaplar, taşlardan daha anlamlı bir sıra ortaya çıkardı.
İlk sıraya, yavrularını emziren tavşan yerleşti. Ardından yuvası uzakta olan kirpi, sonra günlerdir hasta komşusuna su taşıyan eşek geldi. Çakal, nöbet görevini sürdürdüğü için sıranın sonunda kalmayı kabul etti. Tavus kuşu da büyük taşını bırakıp küçük taşlardan birini seçti. “Görünüşüm büyük olabilir,” dedi, “ama ihtiyacım herkesten büyük değil.”
Rami, kendisine ayrılan taşı almak yerine kuyunun başında beklemeyi önerdi. Suyu çekenlerin kaplarını dolduracak, taşları sırayla kutuya koyacaktı. İlk başta bu görev ona ağır geldi; fakat herkesin işini kolaylaştırdığını görünce içi ferahladı. Akşamüstü gökyüzü turuncuya dönerken kuyunun çevresinde tek bir tartışma bile kalmamıştı.
O günden sonra Ilgın Ovası’nda her karar alınırken üç şey unutulmadı: İhtiyacı dinlemek, görünüşe aldanmamak ve verilen görevi paylaşmak. Rami ise hızlı kanat çırpmanın her zaman en kestirme yol olmadığını öğrendi. Yıllar sonra hurma ağacının altında toplantıları yöneten bilge kuş olduğunda, yeni gelenlere deri parçadaki sözü okurdu. Sonra da eklerdi: “Adalet, en yüksek sesin değil, en çok ihtiyaç duyulanın yanında durur.”
Böylece küçük bir kuyunun başında başlayan anlaşmazlık, bütün ovaya huzur getiren bir alışkanlığa dönüştü. Hayvanlar, birbirlerinin yerine kendilerini koydukça su hiç bitmedi; çünkü paylaşmayı bilenlerin gönlünde bereket için her zaman yer vardı.

