Bir Avuç Kışın Sakladığı Bahar

Çamlıbel’in çevresindeki tepeler, her yıl ilkbahar gelince papatyalarla süslenirdi. Fakat o yıl kış, takvim yaprakları incelmesine rağmen gitmeye hiç niyetli görünmüyordu. Çatılarda kar birikiyor, dereler ince buzlarla kaplanıyor, ağaçların tomurcukları sıkıca kapanıyordu. Köydeki herkes baharı beklerken sekiz yaşındaki Mina, penceresinden dışarı bakıp bunun sıradan bir gecikme olmadığını düşünüyordu.
Bir sabah Mina, kapısının önünde avuç içi kadar yuvarlak bir kar tanesi gördü. Diğer kar taneleri gibi soğuk değildi; hafifçe parlıyor ve her dokunulduğunda fısıltıya benzeyen bir ses çıkarıyordu. Mina kulağını yaklaştırınca şu sözleri duydu: “Bahar, kaybolmadı. Onu saklayan şeyi bul.”
Mina, yün atkısını boynuna doladı, cebine üç kestane ve küçük bir elma koydu. Önce köyün yaşlı değirmencisi Rauf Usta’ya gitti. Rauf Usta, değirmenin çarklarını temizlerken Mina’ya dikkatle baktı.
“Baharın anahtarı yüksek tepelerde değil,” dedi. “Bazen bir mevsim, insanların birbirine ayırmadığı küçücük bir iyiliğin içinde bekler.”
Mina bu sözleri anlamaya çalışarak yola koyuldu. Ormanın kıyısında, kanadı kara saplanmış bir serçe gördü. Serçeyi dikkatlice çıkardı, elmasının yarısını ona verdi ve kuşu ılık bir ağacın kovuğuna yerleştirdi. O anda kar tanesi biraz daha parladı.
İleride, buz tutmuş derenin yanında yaşlı bir kaplumbağa ters dönmüş yatıyordu. Mina onu iki eliyle çevirip taşların üzerine bıraktı. Kaplumbağa yavaşça başını salladı. Kabuğunun üzerinde beliren küçük ışık, kar tanesine doğru süzüldü.
“Demek iyilikler bir yerde toplanıyor,” diye mırıldandı Mina.
Kar tanesi onu ormanın en sessiz köşesine götürdü. Burada, dalları karla eğilmiş kocaman bir çınarın altında minik bir kapı vardı. Kapının önünde, renkleri solmuş bir bahçıvan cücesi oturuyordu. Adı Poyraz’dı ve elinde çatlamış bir çiçek saksısı tutuyordu.
Poyraz, Mina’ya üzgün bir sesle baktı. “Baharın tohumlarını korumak benim görevimdi,” dedi. “Ama insanlar sonbaharda birbirlerine yardım etmeyi bırakınca tohumlar küstü. Şimdi hiçbiri uyanmak istemiyor.”
Mina cebindeki kestaneleri çıkardı. “Ben yalnızca iki küçük iyilik yaptım,” dedi. “Bunlar baharı uyandırmaya yeter mi?”
“Bazen küçücük bir başlangıç, koca bir mevsime yol gösterir,” diye cevap verdi Poyraz.
Kapının ardında, cam kavanozlara doldurulmuş yüzlerce tohum vardı. Her kavanozun üzerinde bir kelime yazıyordu: paylaşmak, dinlemek, sabretmek, korumak ve daha niceleri. Fakat kavanozların hepsi kapalıydı. Poyraz, kapakların yalnızca gerçek bir iyilikle açılabileceğini söyledi.
Mina köye dönüp herkese haber vermek istedi. Rauf Usta’dan değirmenin önündeki yaşlı kadına un taşımasını rica etti. Fırıncı, yalnız yaşayan komşularına sıcak ekmek götürdü. Çocuklar kuşlar için yemlik yaptı. Büyükler, kar yüzünden kapanan yolları birlikte temizledi. Mina da bütün gün çalışanlara su ve elma dağıttı.
O akşam köyün üzerinde tuhaf bir ışık belirdi. Kardan tepelere pembe, sarı ve yeşil renkler yayıldı. Çınarın altındaki kavanozların kapakları birer birer açıldı. Tohumlar rüzgâra karışıp köyün bahçelerine kondu.
Ertesi sabah buzlar çözülmüş, derede berrak su akmaya başlamıştı. Çatılardan damlalar düşüyor, ağaçların dallarında taze tomurcuklar parlıyordu. Mina, avucundaki kar tanesine baktığında onun artık bir parça kara değil, minicik bir bahar çiçeğine dönüştüğünü gördü.
Poyraz o günden sonra köye her bahar uğradı. Köylüler ise baharın yalnızca havayla gelmediğini öğrendi. Birbirine uzanan her el, paylaşılan her lokma ve dikkatle dinlenen her söz, çiçeklerin açması için toprağa bırakılan görünmez bir tohumdu. 8 yaş masalları ve hikayeleri oku diyen çocuklar için Mina’nın öyküsü, iyiliğin en soğuk günü bile ısıtabileceğini hatırlatan neşeli bir masal olarak kaldı.




