Çiy Harflerinin Bekçisi

Uzak tepelerin ardında, yalnızca sabahın ilk ışıklarıyla görünen Gümüşçayır adında bir peri ülkesi vardı. Bu ülkenin çiçekleri geceleri kapanır, dere taşları usulca parıldar, ağaçların yapraklarında ise her sabah minicik harfler belirirdi. Periler bu harfleri bir araya getirerek günün güzel dileklerini yazardı. Kimi gün bir yaprakta “neşe”, kimi gün bir taç yaprağında “sabır”, kimi gün de bir söğüt dalında “iyilik” sözcüğü okunurdu.
Gümüşçayır’ın en genç çiy bekçisi Liva’ydı. Liva, gümüş saplı küçük bir fırçayla çiçeklerin üzerindeki harfleri inceler, eksik olanları bulur ve onları gün doğmadan önce doğru yerlere yerleştirirdi. Bu iş ona büyük bir mutluluk verirdi; çünkü perilerin yazdığı dilekler, ülkenin her köşesine huzur taşırdı.
Bir sabah Liva, Çınaraltı Meydanı’na vardığında tuhaf bir şey gördü. Çiy damlalarının üzerinde hiç harf yoktu. Yapraklar bembeyaz, çiçekler sessizdi. O gün yazılması gereken “merhamet” sözcüğü ortadan kaybolmuştu. Liva, elindeki fırçayı sıkıca tuttu ve hemen Çiy Bilgesi Sarya’nın kulübesine gitti.
Sarya, penceresinin önünde kuruyan yıldız yapraklarını düzenliyordu. Liva’yı dinledikten sonra kaşlarını hafifçe çattı. “Çiy harfleri kendiliğinden kaybolmaz,” dedi. “Onları ancak unutulmuş bir söz, kırgın bir kalp ya da paylaşılmayan bir iyilik saklayabilir. Önce Kokuşan Değil, Koku Saçan Vadisi’ne git. Oradaki yaseminler gece boyunca bir şeyler fısıldar.”
Liva yola çıktı. Yanına fırçasını, bir avuç ay tuzunu ve Sarya’nın verdiği boş bir yaprak aldı. Yol boyunca üç küçük periyle karşılaştı. Biri, yuvasına dönemeyen bir uğur böceğine yol gösteriyordu. Diğeri, ağır bir tohum sepetini taşıyan yaşlı bir kaplumbağaya yardım ediyordu. Üçüncüsü ise tek kanadı ıslanan bir kelebek için yapraktan bir şemsiye yapıyordu. Liva onların iyiliklerini görünce, kaybolan harfin mutlaka yakınlarda olduğunu düşündü.
Yasemin Vadisi’ne ulaştığında çiçekler gerçekten fısıldaşıyordu. Ancak sesler birbirine karışıyor, hiçbir cümle anlaşılmıyordu. Liva, acele etmek yerine gözlerini kapatıp dikkatle dinledi. Önce rüzgârın hışırtısını, sonra arıların vızıltısını, en sonunda da incecik bir sesi ayırt etti: “Beni arayan, önce kendi kalbinde bir boşluk bulmalı.”
Liva şaşırdı. Kalbini düşündüğünde, sabah meydandaki harfleri herkesten önce bulup büyük bir övgü almak istediğini fark etti. Son günlerde arkadaşlarının yardımlarını yeterince önemsememiş, bütün işi tek başına yapmaya çalışmıştı. İçindeki bu küçük bencillik, “merhamet” harfini görünmez yapan gölgeydi.
O anda Liva, vadinin kıyısında ağlayan minik bir tohum kuşu gördü. Kuşun gagasında kırılmış bir tohum vardı. Liva kendi ay tuzunu kullanarak tohumu onarmaya çalıştı, fakat tek başına başaramadı. Bunun üzerine yoldan geçen perileri çağırdı. Biri incecik bir dal getirdi, biri yapışkan çiçek özünü buldu, biri de kuşu neşelendirmek için sessizce şarkı söyledi. Birlikte çalışınca tohum yeniden bütünleşti.
Tohum kuşu sevinçle kanat çırptı. Tam o sırada vadinin bütün yaseminleri aynı anda açıldı. Çiçeklerin ortasından gümüş bir harf yükseldi. Liva onu dikkatle boş yaprağa yerleştirdi. Harf, “merhamet” sözcüğünü tamamladı; sözcük parlar parlamaz, gökyüzünden yumuşacık bir çiy yağmaya başladı.
Liva Gümüşçayır’a döndüğünde bütün yapraklarda harfler yeniden belirmişti. Fakat bu kez yalnızca “merhamet” değil, “birlikte”, “dinlemek” ve “teşekkür” sözcükleri de yazıyordu. Periler, o sabah dileklerini tek başına değil, el ele vererek hazırladılar. Liva da çiy bekçiliğinin en önemli kuralını öğrendi: Bazı güzel kelimeler fırçayla değil, davranışlarla yazılır.
O günden sonra Liva, her sabah önce arkadaşlarının iyiliklerini görmeye başladı. Gümüşçayır’da çiy harfleri hiç kaybolmadı; çünkü periler, kalplerinde yer açtıkça sözcüklerin ışığı daha da büyüyordu.




