Saatlerin Unuttuğu Öğle

Çınaraltı Kasabası’nda herkesin bir işi, her işin de aceleyle söylenmiş bir saati vardı. Fırıncı gün doğmadan hamur yoğurur, terzi öğle olmadan üç elbise bitirmeye çalışır, çocuklar bile oyun oynarken kaç dakika kaldığını hesap ederdi. Kasabanın meydanındaki büyük saat, sabahın ilk ışığından gece yarısına kadar durmadan ilerlerdi.
Yalnızca saatçi Arven, zamanın peşinden koşmazdı. Dükkânının kapısında “Bozuk olan her şey tamir edilmez; bazıları dinlenmek ister.” yazardı. İnsanlar bu sözü eğlenceli bulur, fakat ne anlama geldiğini pek düşünmezdi. Arven, kırılmış saatleri onarırken bazen mekanizmayı açar, içindeki minicik dişlileri temizler ve saati birkaç saat çalıştırmadan bekletirdi.
Bir sabah kasabanın büyük saati on ikiyi gösterdi, fakat akrep ile yelkovan yerinden kıpırdamadı. Çanlar sustu. Fırıncı ekmeğin ne zaman piştiğini anlayamadı, okulun öğretmeni dersin bitip bitmediğini bilemedi, belediye başkanı ise toplantının hangi saatte başlayacağını kararlaştıramadı. Herkes Arven’in dükkânına koştu.
“Bu saat hemen çalışmalı,” dedi belediye başkanı. “Kasabanın düzeni bozuldu.”
Arven, meydandaki saate uzun uzun baktı. Sonra merdivenini kurup mekanizmayı açtı. İçeride, diğerlerinden daha küçük ve solgun görünen bir dişli buldu. Dişliyi avucuna aldığında, onun hafifçe titrediğini fark etti.
“Bu parça yorulmuş,” dedi. “Yıllardır hiç durmadan dönüyor.”
“O hâlde yenisiyle değiştirelim,” diye karşılık verdi biri.
Arven başını salladı. “Her yorgun şeyi yenisiyle değiştirmek kolaydır. Zor olan, ona dinlenebileceği bir yer açmaktır.”
Kasabalılar bu cevabı anlamakta zorlandı. Çünkü onlar için dinlenmek, yapılacaklar listesinin sonuna eklenen kısa bir ödüldü. Fakat Arven dişliyi değiştirmedi. Onu, dükkânının penceresinden giren güneşin altında temiz bir beze koydu ve kasaba halkından o gün öğle vaktine kadar hiçbir şey istememelerini rica etti.
İlk saatlerde herkes huzursuzlandı. Fırıncı, elleri boş kalınca dükkânının önündeki kuşları izledi. Terzi, ipliğini elinden bırakıp yıllardır görmediği komşusunun kapısını çaldı. Öğretmen, öğrencileriyle ders yapmak yerine okul bahçesindeki ağaçların gölgelerini ölçtü. Belediye başkanı ise toplantı masasının başında otururken, kendi sesinden başka kimseyi dinlemediğini fark etti.
Öğle yaklaşırken kasabada tuhaf bir sessizlik oluştu. Bu sessizlik boş değildi; ekmek kokusu, serin taşların sıcaklığı, uzaklardan gelen bir kaval sesi ve insanların birbirine ayırdığı dikkat ile doluydu. Çocuklar, meydanın kenarında taşlardan küçük evler yaptı. Yaşlılar gençlik anılarını anlattı. Uzun zamandır birbirine kırgın iki kardeş, aynı bankta oturup hiçbir şey söylemeden güneşe baktı.
Arven, tam o sırada solgun dişliyi yeniden mekanizmaya yerleştirdi. Büyük saat önce bir kez, sonra iki kez tıkırdadı. Çanlar çaldığında kasabalılar irkildi; ama kimse telaşla koşmadı. Çünkü günün kaybolmadığını, yalnızca kendilerine geri verildiğini anlamışlardı.
Ertesi gün saat yeniden ilerledi. Fakat meydanın taşlarına küçük bir kural yazıldı: Her gün, öğle vaktinde kasaba yarım saat boyunca hiçbir yere yetişmeye çalışmayacaktı. Bu süre içinde isteyen konuşacak, isteyen susacak, isteyen yalnızca gökyüzüne bakacaktı.
Zamanla herkes bu yarım saatin yalnızca yorgunluğu değil, düşünceleri de onardığını gördü. Fırıncı yeni ekmek tarifleri buldu, öğretmen çocukların sorularını daha dikkatli dinledi, belediye başkanı karar vermeden önce insanlara söz vermeyi öğrendi. Arven ise dükkânının kapısındaki yazıyı değiştirdi: “Bazı şeyler tamir edilmez; önce neden yorulduğu sorulur.”
Çınaraltı Kasabası’nda saatler yine ilerledi. Ama artık kimse zamanı yalnızca harcanacak bir şey sanmıyordu. Bazen bir dakikayı durdurup derin bir nefes almak, bütün bir günü yeniden kurmaya yetiyordu.


