Taçtaki İnciyi Uyandıran Prenses

Uzak ülkelerin birinde, deniz mavisi kuleleri ve sabahları yasemin kokan sokaklarıyla Lâlşafak Krallığı varmış. Bu krallığın prensesi Elvin, altın tacından çok insanların anlattığı küçük hikâyeleri severmiş. Fırıncının ilk ekmeğini nasıl kabarttığını, bahçıvanın hangi çiçeği sabırla büyüttüğünü, saray kedisinin güneşte neden hep aynı taşı seçtiğini merak edermiş.
Elvin’in on ikinci yaş gününde, krallığın en eski geleneği yerine getirilecekmiş. Sarayın en yüksek kulesinde duran Dilek İncisi, her prensesin doğum gününde bir dileği gerçekleştirirmiş. İnci, avuç içi kadar, süt beyazı ve içinden minik yıldızlar geçiyormuş gibi parlayan bir taşmış. Ancak o sabah inci hiç ışıldamamış. Ne kadar cilalansa, ne kadar güzel söz söylense de taş sessizce duruyormuş.
Kral, kraliçe ve saray bilginleri uzun uzun düşünmüşler. Biri incinin ay ışığı istediğini, diğeri uzak dağlardan getirilen kristal suyla yıkanması gerektiğini söylemiş. Elvin ise taşın yanına eğilip, “Belki de senden bir şey istemeden önce seni dinlemeliyiz,” demiş. O anda incinin içinde küçücük bir tıkırtı duyulmuş. Bu, bir cevaptan çok uzaklardan gelen bir fısıltıya benziyormuş.
Prenses, fısıltının peşine düşmüş. Önce sarayın merdivenlerinden inmiş, sonra çarşının kalabalığına karışmış. Fısıltı bazen bir çömlekçinin çarkında, bazen çeşmenin damlalarında duyuluyor, fakat hemen kayboluyormuş. Elvin, karşılaştığı herkesin sözünü kesmeden dinlemiş. Yaşlı saatçi, yıllardır tamir edemediği saatinden değil, kimsenin artık onunla sohbet etmemesinden üzgünmüş. Küçük bir çocuk, uçurtmasının yükselmesini değil, kardeşinin de onunla oynamasını istiyormuş. Pazar yerindeki sebzeci ise tezgâhında kalan yiyecekleri çöpe atmak yerine onları paylaşacak bir yer arıyormuş.
Elvin her dileği not etmek istemiş, ama yanında kâğıt yokmuş. Bunun üzerine saray elbisesinin kurdelesini çözmüş ve üzerine düğüm atarak aklında tutmuş. Her düğüm, bir kişinin bekleyen iyiliğini simgeliyormuş. Gün ilerledikçe kurdele ağırlaşmış. Prenses, Dilek İncisi’nin büyük ve gösterişli bir dilek beklemediğini anlamaya başlamış. İnci, insanların birbirine uzatacağı elleri arıyormuş.
Akşamüstü Elvin saraya dönerken fısıltı onu kuleye götürmüş. Kule kapısının önünde, yıllardır kullanılmayan eski bir oda varmış. Odanın içinde yüzlerce raf, rafların üzerinde de kapalı kutular bulunuyormuş. Kutuların her birinde unutulmuş dilekler saklıymış: Birlikte şarkı söylemek isteyen iki arkadaşın dileği, mahallede kitap okuyacak bir köşe isteyen çocukların dileği, yalnız yemek yemesin diye komşusuna çorba götürmek isteyen bir kadının dileği…
Elvin, kutuları tek tek açmaya koyulmuş. Fakat dilekleri kendi başına gerçekleştiremeyeceğini biliyormuş. Hemen saray görevlilerini çağırmak yerine şehrin insanlarına haber salmış. Ertesi sabah herkes elinden geleni yapmaya başlamış. Saatçi, çocuklara eski saatlerin nasıl çalıştığını göstermiş. Fırıncı, kalan ekmeklerle büyük bir kahvaltı hazırlamış. Çocuklar, kitap okunacak köşeyi renkli minderlerle süslemiş. Sebzeci de taze yiyecekleri mahalle mutfağına taşımış.
Gün batarken Lâlşafak’ın sokaklarında küçük iyilikler çoğalmış. Birinin taşıdığı sepete başkası el atıyor, yorgun birine gölgelik hazırlanıyor, unutulan bir şarkı yeniden söyleniyormuş. Tam o sırada kuledeki Dilek İncisi parlamaya başlamış. Önce bir kıvılcım, sonra bütün odayı dolduran yumuşak bir ışık olmuş. Kral, Elvin’e tek bir dilek dilemesini söylemiş.
Prenses, inciyi avuçlarına alıp gülümsemiş. “Dileğim, insanların iyiliği yalnızca özel günlerde değil, her gün hatırlaması,” demiş. İnci, bu dileği yerine getirmek için gökyüzüne ışıklı bir iz bırakmış. O günden sonra Lâlşafak’ta her ayın ilk sabahı Paylaşma Günü kutlanmış. Kimse büyük mucizeler beklememiş; çünkü herkes küçük bir iyiliğin başka bir iyiliği çağırdığını öğrenmiş.
Prenses Elvin’in tacındaki inci ise bir daha hiç sönmemiş. Üstelik ışığı, yalnızca prenses yaklaştığında değil, biri içtenlikle dinlediğinde ve elinden gelen yardımı yaptığında parlıyormuş. Böylece krallıkta anlatılan en güzel prenses masalları, sarayda değil, insanların birbirine uzattığı sıcak ellerde yazılmaya başlamış.




