Hikaye Oku

Kumruya Emanet Edilen Küçük Cesaret

Çam kokulu tepelerin arasında, evlerinin çatılarında küçük rüzgâr çanları asılı olan Uğurluova adında bir kasaba vardı. Bu kasabada insanlar her sabah birbirlerine gülümser, çocuklar okul yolunda şarkılar söylerdi. Ancak bir gün, kimsenin fark etmediği tuhaf bir şey oldu: Kasabanın cesareti ortadan kayboldu.

Önce fırıncı, yeni ekmek tarifini denemekten vazgeçti. Sonra terzi, diktiği rengârenk ceketi vitrine koymaya çekindi. Çocuklar da yüksek kaydırağın en üst basamağına çıkıyor, fakat aşağı kaymadan geri dönüyordu. Herkesin içinde yapmak istediği güzel bir şey vardı ama kimse ilk adımı atamıyordu.

On bir yaşındaki Ekin, bu değişikliği en çok okulun bahçesindeki küçük kiraz ağacının altında otururken düşündü. Yanında, dedesinden kalma pirinç bir düdük vardı. Düdüğü ne zaman çalsa, uzaktan bir kumru gelip ağacın dalına konardı. O gün kumru yine geldi. Fakat bu kez başını eğip insan sesiyle konuştu.

“Cesaret, Kırlangıç Tepesi’nin ardındaki Eski Değirmen’e saklandı,” dedi. “Onu bulmak için büyük ve güçlü olman gerekmiyor. Yalnızca korktuğun hâlde iyiliğe doğru bir adım atmalısın.”

Ekin şaşkınlıktan gözlerini kırpıştırdı. “Peki cesareti nasıl geri getireceğiz?” diye sordu.

“Onu tek başına taşıyamazsın,” diye cevap verdi kumru. “Her kalpte küçük bir parçası var. İnsanlar bu parçaları kullanmadıkça cesaret ağırlaşır ve yerinden kıpırdayamaz.”

Ekin, kumruya Yel adını verdi ve birlikte yola çıktılar. İlk olarak, çeşmenin başında duran fırıncı Rıza Usta’ya uğradılar. Rıza Usta, tarçınlı çörek yapmayı denemek istiyor ama hamurun kabarmamasından korkuyordu. Ekin, “Bir çörek başarısız olabilir; ama yeni bir tat bulma ihtimali de var,” dedi. Rıza Usta derin bir nefes alıp mutfağa döndü.

Sonra terzi Leman Hanım’ın dükkânına gittiler. Leman Hanım, ceketin kollarına yıldız biçiminde cepler dikmişti ama insanların alay edeceğini düşünüyordu. Ekin ceketi giyip kasabanın meydanında döndü. Ceplerden biri dönme sırasında açıldı ve içinden üç renkli düğme yuvarlandı. Çocuklar düğmeleri toplarken gülmeye başladı; bu, alay eden bir gülüş değil, neşeyle karışık bir hayranlık gülüşüydü. Leman Hanım da sonunda ceketi vitrine yerleştirdi.

Gün batımına doğru Ekin ve Yel Kırlangıç Tepesi’ne vardılar. Eski Değirmen’in kapısı paslıydı. İçeriden hafif bir uğultu geliyordu. Ekin’in dizleri titredi. Kapıyı açmak istemedi. Tam geri dönecekken Rıza Usta’nın çörek kokusu, Leman Hanım’ın renkli ceketi ve kasabadaki küçük gülüşler aklına geldi. Korkusu geçmemişti ama yine de elini kapıya uzattı.

Kapı açılınca içeride ne canavar ne de karanlık bir oda vardı. Yalnızca tavandan yere kadar uzanan saydam bir iplik görülüyordu. İpliğin ucunda, avuç içi büyüklüğünde ışıklı bir taş sallanıyordu. Taşın üzerinde şu sözler yazılıydı: “Cesaret, korkunun yokluğu değil, iyiliği seçmektir.”

Ekin taşı almak için uzandığında taş ağırlaştı. Yel de gagasıyla ipliği tuttu ama taşı kaldıramadı. O sırada değirmenin kapısından kasaba halkı göründü. Rıza Usta, Leman Hanım, çocuklar ve daha önce çekinip evlerinden çıkmayan herkes tepeye gelmişti. Her biri bir adım atarak Ekin’in yanına durmuştu.

Birlikte ipliği çektiler. Taş önce parladı, sonra binlerce minicik ışığa ayrıldı. Işıklar kumru Yel’in kanatlarına, insanların ellerine ve kasabanın rüzgâr çanlarına kondu. O anda çanlar aynı ezgiyi çalmaya başladı.

Uğurluova’ya döndüklerinde cesaret artık tek bir yerde saklı değildi. Fırıncının fırınında, terzinin iğnesinde, çocukların meraklı gözlerinde ve her sabah açılan kapılarda yaşıyordu. Ekin ise cesur olduğu için değil, korkarken de yürüyebildiği için kendisiyle gurur duydu.

O günden sonra kasabada biri yeni bir işe başlamakta zorlanırsa, yanına mutlaka bir başkası yaklaşırdı. Çünkü herkes şunu öğrenmişti: Küçük bir adım, başka birine yol gösterebilir; paylaşılan cesaret ise kocaman bir ışığa dönüşebilir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu