İlginç Masallar

Bulutların Altında Unutulan Kahkaha

Yüksek tepelerin arasında, haritalarda görünmeyen bir kasaba vardı. Bu kasabada insanlar sabahları çorba içer, öğleleri sessizce çalışır, akşamları da pencerelerini kapatıp uyurdu. Kimse şarkı söylemez, kimse ıslık çalmaz, hatta çocuklar bile oyun oynarken yalnızca elleriyle işaretleşirdi. Çünkü kasabanın bütün kahkahaları, yıllar önce gökyüzüne uçmuş ve bir daha geri dönmemişti.

Kasabada yaşayan Ekin, bu sessizliğe hiç alışamamıştı. Bir gün pazardan dönerken başının üstünde minicik, yuvarlak bir bulut gördü. Bulut diğerleri gibi beyaz değildi; limon sarısıydı ve sanki içinde bir şey zıplayıp duruyordu. Ekin elini uzatınca buluttan parlak bir gümüş bilye düştü. Bilyeyi avucuna aldığı anda içinden incecik bir ses yükseldi:

“Hi hi hi!”

Ekin şaşkınlıktan neredeyse sepetini düşürüyordu. Bu, gökyüzünden düşmüş küçücük bir kahkahaydı. Onu kulağına yaklaştırınca kahkahanın arada bir titrediğini, sonra da üzgünce sustuğunu fark etti.

“Sen kime aitsin?” diye sordu Ekin.

Bilye, kasabanın eski saat kulesini gösterdi. Ekin kuleye koştu. Kulenin tepesinde, yıllardır dönmeyen büyük bir rüzgâr gülü vardı. Rüzgâr gülünün kanatlarından birinde, bulut ipliklerine benzeyen ince bir çizgi asılı duruyordu. Ekin ipliğe dokunur dokunmaz kulenin içinden yaşlı bir ses geldi:

“Kahkahayı yerine koymak istiyorsan üç tuhaf görevi tamamlamalısın. Birincisi, suskun bir çanı konuştur. İkincisi, yönünü kaybetmiş bir gölgeye yolunu göster. Üçüncüsü, kimsenin duymadığı bir şarkıyı bul.”

Ekin, görevlerin neden tuhaf olduğunu anlamasa da yola çıktı. İlk olarak kasabanın kenarındaki eski fırına gitti. Fırının yanında yıllardır asılı duran bakır çan hiç çalmıyordu. Ekin çana vurdu, ama çan yalnızca “pof” diye ses çıkardı. Sonra çanın içindeki minicik ekmek kırıntısını fark etti. Kırıntıyı çıkarıp çanı temizledi ve ona kendi sesini denemesini söyledi. Çan bu kez öyle güzel çınladı ki fırıncı, yıllardır ilk kez gülümsedi.

İkinci görev için öğle güneşini bekledi. Kasabanın meydanında, bir ağacın altında dolaşıp duran tuhaf bir gölge gördü. Gölge sahibinden ayrılmış, hangi yöne gideceğini bilemez hâle gelmişti. Ekin, gölgeyi yakalamaya çalışmadı. Onunla birlikte yürüdü ve gölgenin her seferinde aynı taşın yanında durduğunu fark etti. Taşın altında küçük bir ayna vardı. Ekin aynayı kaldırınca gölge, ışığın geldiği yönü gördü ve sahibinin ayaklarına neşeyle döndü.

Üçüncü görev daha zordu. Kimsenin duymadığı bir şarkıyı nerede arayacağını bilmiyordu. Akşam olunca kasabanın dışındaki düzlüğe oturdu. Önce böceklerin kanat sesini, sonra çimenlerin birbirine sürtünmesini dinledi. Derken uzakta, tek başına duran bir değirmen taşının içinden yumuşak bir ezgi yükseldi. Bu şarkıyı hiçbir insan söylemiyordu; taş, yıllardır üzerinden geçen rüzgârları hatırlayarak kendi kendine mırıldanıyordu.

Ekin şarkıyı dikkatle dinledi ve ezgiyi gümüş bilyeye fısıldadı. Bilye birden ışıldadı. Üç görev tamamlanınca saat kulesindeki rüzgâr gülü dönmeye başladı. Sarı bulut büyüdü, büyüdü ve kasabanın üzerine yayıldı. Sonra bütün evlerin bacalarından, kapı aralıklarından ve ceplerden küçük kahkahalar yükseldi.

Kasaba halkı şaşkınlıkla birbirine baktı. Fırıncı gülerken ekmekleri havaya savurdu. Gölgesini bulan çocuk kahkahayla döndü. İnsanlar önce nasıl güleceklerini unutmuştu; fakat gülüşler birbirini duydukça çoğaldı. Ekin’in avucundaki gümüş bilye de gökyüzüne yükselip bulutların arasına karıştı.

O günden sonra kasabada her gün farklı bir ses duyuldu: bir çanın şıngırtısı, taşın şarkısı, çocukların oyunu, büyüklerin neşeli sohbeti… Ekin ise önemli bir şey öğrendi: Bazen kaybolan şeyleri bulmak için onları aramak yetmez; onların sesini sabırla dinlemek gerekir. Bu yüzden kasabaya gelen herkes, duyduğu en küçük sesi bile önemserdi. Çünkü orada herkes bilirdi ki dünyanın en ilginç masallarından biri, sessizliğin içindeki minicik bir kahkahayla başlayabilir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu