Kıssadan Hisse

Paylaşılmayan Gölgenin Sırrı

Çınarova’nın en yüksek tepesinde, güneş doğarken rengi bal gibi parlayan eski bir değirmen dururdu. Değirmenin yanında yaşayan Lale, sabahları dedesiyle birlikte un çuvallarını taşır, öğleden sonra da tepenin çevresinde dolaşırdı. Lale’nin en sevdiği şey, yerdeki şekilleri incelemekti. Bir gün, kendi gölgesinin yanında ikinci bir gölge fark etti. Bu gölge ne bir ağaca ne de bir buluta benziyordu. Lale nereye gitse sessizce onu izliyordu.

Gölge, akşamüstü değirmenin duvarına uzandığında bir sandığa benzedi. Lale elini duvara sürünce parmaklarının ucunda küçük, parlak bir taş belirdi. Taş öylesine ışıldıyordu ki, değirmenin karanlık köşeleri bile aydınlandı. O sırada gölge incelip yere düştü ve taşın yanına kıvrıldı. Lale, taşın sıradan bir taş olmadığını hemen anladı.

“Bunu kimseye söylemeyeceğim,” diye fısıldadı. “Belki de dünyanın en değerli şeyidir.”

Taşı mendiline sarıp cebine koydu. Eve dönerken yolda komşuları Suna Teyze ile karşılaştı. Suna Teyze’nin sepetindeki elmalar yere saçılmıştı. Lale elmaların hepsini topladı ama taşın sırrını anlatmadı. Suna Teyze teşekkür edip ona kırmızı bir elma uzattığında Lale’nin cebindeki taş sönükleşti. Lale bunu fark etmedi.

Ertesi gün değirmenin önünde çocuklar oyun oynuyordu. İçlerinden biri, küçük Eren, eski topunu çalılıkların arasına kaçırmıştı. Lale topu buldu, fakat yine kimseye taşından söz etmedi. Taş bu kez daha da karardı. Lale endişelendi. Onu güneşe çıkardı, suyla yıkadı, hatta ninesinin sandığından bulduğu yumuşak bir beze sardı. Hiçbiri işe yaramadı.

O gece taşın içinden ince bir ses yükseldi: “Işık, saklandıkça azalır.”

Lale yatağından kalkıp pencereye koştu. Pencerenin dışında, günlerdir onu takip eden gölge duruyordu. Gölge bu kez duvara değil, doğrudan yere düşmüş ve yanında bir yol oluşturmuştu. Yol değirmenin arkasındaki kuru çeşmeye kadar uzanıyordu. Lale, taş elinde, bu yolu izledi.

Kuru çeşmenin başında köyün yaşlı değirmencisi Derviş Dede oturuyordu. Sanki Lale’yi bekliyormuş gibi gülümsedi.

“Taşı bulduğuna göre gölge seni seçmiş,” dedi. “Bu, Çınarova’nın eski bereket taşıdır. Yıllar önce köylüler, sahip oldukları iyilikleri birbirinden saklamaya başlayınca taşın ışığı azalmış. Çünkü bu taş, yalnızca paylaşılmış güzelliklerle parlar.”

Lale başını eğdi. Suna Teyze’nin elmalarını topladığını, Eren’in topunu bulduğunu ve bütün bunları kendine ait bir sır gibi sakladığını anlattı. Derviş Dede onu azarlamadı.

“İyilik yapmak güzeldir,” dedi, “ama iyiliğin değerini bilmek kadar, onun başkalarına da umut verebileceğini anlamak gerekir. Paylaşmak, elindekini azaltmaz; çoğu zaman onu çoğaltır.”

Lale ertesi sabah köy meydanına gitti. Önce Suna Teyze’ye, elmalarını toplarken ne kadar mutlu olduğunu söyledi. Sonra Eren’e topunu bulduğunu anlattı. Ardından cebindeki taşı çıkardı ve herkesin önünde gerçeği açıkladı. Taş, güneş ışığı gibi parlamaya başladı. Onun ışığında kuru çeşmeden berrak sular akıverdi.

Köylüler şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Herkes o gün yaptığı küçük bir iyiliği anlatmaya koyuldu. Biri yaşlı komşusuna odun taşımış, biri arkadaşına ders çalıştırmış, bir başkası da susayan kuşlar için pencere önüne su bırakmıştı. Her anlatılan iyilikte taş biraz daha aydınlandı. Çeşmenin suyu çoğaldı, değirmenin kanatları rüzgârla dönmeye başladı.

Lale taşı köyün ortak sandığına koymayı önerdi. Böylece hiç kimse onu sahiplenemeyecek, herkes ışığından yararlanabilecekti. O günden sonra Çınarova’da insanlar iyiliklerini övünmek için değil, başkalarını iyiliğe cesaretlendirmek için anlatmaya başladılar.

Gölge ise artık Lale’yi yalnızca izlemiyordu. Her güzel davranışta köyün bir başka çocuğunun yanına düşüyordu. Lale, gölgenin sırrını sonunda anlamıştı: İyilik saklanınca küçülür, paylaşıldıkça çoğalır.

Kıssadan Hisse

Bir güzelliği kendine saklamak yerine başkalarına da umut olacak şekilde paylaşmak, hem gönülleri hem de hayatı aydınlatır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu