Büyükler için Hikaye

Saatçilerin Unuttuğu Öğle Vakti

Gümüşova kasabasında herkes zamanı saatlerden öğrenirdi. Fırıncılar ekmekleri, öğretmenler dersleri, çocuklar oyunları saatlerin gösterdiği vakte göre ayarlardı. Kasabanın en eski saatçisi Rauf Usta ise zamanı yalnızca ölçülebilen bir şey sanırdı. Dükkânındaki yüzlerce saatin tıkırtısı arasında yaşar, sorulan her soruya, “Bir dakika sonra,” diye cevap verirdi.

Bir gün, tam öğle vakti, kasabadaki bütün saatler sustu. Meydandaki büyük kule saati on ikiyi gösteriyor, fakat çanı çalmıyordu. Fırının duvarındaki saat durmuş, okulun koridorundaki sarkaç hareketsiz kalmış, Rauf Usta’nın cebindeki küçük saat bile sessizleşmişti. İnsanlar önce şaşırdı, sonra telaşlandı. Kimi geç kaldığını, kimi de işlerinin aksadığını düşündü.

Rauf Usta kuleye çıktı. Dişlileri kontrol etti, yayları yağladı, gevşeyen vidaları sıktı. Ne yaptıysa saatler çalışmadı. O sırada meydanın kenarında yaşayan on iki yaşındaki Mina, elinde eski bir tahta kutuyla yanına geldi.

“Belki de saatler bozulmamıştır,” dedi. “Belki söyleyecekleri bir şey vardır.”

Rauf Usta kaşlarını çattı. “Saatlerin konuştuğunu hiç duymadım.”

“Siz duymamış olabilirsiniz,” diye karşılık verdi Mina. “Ama yıllardır herkese ‘Bir dakika sonra’ diyorsunuz. Belki bu kez onlar da sizi bekletiyordur.”

Bu söz, Rauf Usta’nın aklına uzun zamandır açmadığı bir kapıyı getirdi. Tahta kutuyu tanımıştı. İçinde, yirmi yıl önce dükkânında çalışan çırağı Selim’in yaptığı ilk cep saati vardı. Selim, ince parmakları ve meraklı gözleriyle her parçayı sabırla incelerdi. Rauf Usta ona çok şey öğretmiş, fakat başarılarını övmeyi hep sonraya bırakmıştı.

Bir akşam Selim, kendi yaptığı saati göstermek için Rauf Usta’nın yanına gelmişti. Saat kusursuz çalışıyordu. Selim, “Bunu birlikte geliştirebiliriz,” demişti. Rauf Usta ise o gün yorgundu. Başını kaldırmadan, “Şimdi değil, yarın bakarız,” diye cevap vermişti. Ertesi sabah Selim kasabadan ayrılmış, başka bir şehirde saatçilik öğrenmeye gitmişti. Rauf Usta onun ardından ne bir mektup yazmış ne de duyduğu gururu söylemişti.

Mina kutuyu açtı. İçindeki saat durmuştu ama kapağının iç yüzünde küçük bir cümle kazılıydı: “İyi bir saat, yalnızca zamanı değil, beklemeyi de hatırlatır.”

Rauf Usta uzun süre sustu. Meydandaki insanlar da onun çevresinde sessizce bekledi. İlk kez kimse acele etmiyordu. Fırıncı, dükkânını kapatıp yıllardır görmediği kardeşine uğramayı düşündü. Öğretmen, öğrencilerinden birinin sorusunu geçiştirdiği günü hatırladı. Belediye başkanı, her toplantıda sözünü kestiği yaşlı bahçıvanın fikirlerini merak etti.

“Ben zamanı değil, insanları ertelemişim,” dedi Rauf Usta. “Selim’e, onunla gurur duyduğumu söylemeliydim.”

Mina, “Bunu hâlâ söyleyebilirsiniz,” dedi. “Geç kalan sözler, hiç söylenmeyenlerden daha değerlidir.”

Rauf Usta o gün dükkânının kapısına bir kâğıt astı: “Bugün ertelenmeyecek işler: Dinlemek, teşekkür etmek, özür dilemek.” Sonra Selim’in şehirdeki saat kulesinde çalıştığını öğrenip ona bir mektup yazdı. Mektupta uzun açıklamalar yoktu. Yalnızca, “Sana inanıyordum ama bunu zamanında söyleyemedim. Özür dilerim,” yazıyordu.

Mektup postaya verildiği anda kule saati yeniden çalıştı. Önce tek bir dişli döndü, sonra sarkaç sallandı. Öğle vakti çoktan geçmişti ama çan, bu kez on iki yerine on üç kez çaldı. Kasabalılar bunun kayıp saatlerin ve söylenmemiş sözlerin şerefine olduğuna inandı.

Selim birkaç hafta sonra Gümüşova’ya döndü. Rauf Usta onu dükkânın önünde karşıladı. İkisi de ne diyeceğini bilemeden bir süre durdu. Sonra Rauf Usta, alışkanlığını bozup “Bir dakika sonra,” demedi.

“Seni bekliyordum,” dedi. “Ama bunu söylemek için fazla geciktim.”

Selim gülümsedi. Birlikte dükkâna girdiler. O günden sonra Rauf Usta her saati onarmadan önce sahibini dinlemeye başladı. Kasabada insanlar da zamanın yalnızca takvimlerde ve kadranlarda ilerlemediğini öğrendi. Bazen bir özürle, bazen içten bir teşekkürle, bazen de sevilen birinin yanında sessizce oturmakla akıyordu.

Gümüşova’nın saatleri bir daha aynı anda susmadı. Yine de kasabalılar, bazı öğle vakitlerinde bütün işlerini bırakıp birbirlerine kulak verdiler. Çünkü büyükler için hikaye sayılabilecek en değerli ders, yılların hızla geçmesi değil; söylenecek güzel sözlerin beklemeye bırakılmamasıydı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu