Tilki Masalları

Turuncu Kuyruğun Taşıdığı Sabah

Güneş, Çiğdemlik Ormanı’nın üzerine her sabah altın bir örtü sererdi. Fakat bir gün kuşlar uyandığında yaprakların arasında tek bir ışık bile yoktu. Gökyüzü aydınlanmak istiyor, ancak sanki görünmez bir perdeye takılıyordu.

Ormanın kıyısında yaşayan genç tilki Pera, bu tuhaflığı ilk fark edenlerden biriydi. Pera’nın kuyruğu turuncu, kulaklarının uçları beyazdı. Merak ettiğinde başını yana eğer, sevindiğinde kuyruğunu küçük bir bayrak gibi sallardı. O sabah kuyruğunu ne kadar sallasa da karanlık dağılmadı.

“Sabah ışığı bir yere saklanmış olmalı,” diye düşündü Pera. “Onu bulursam herkes yeniden neşelenebilir.”

Yoluna ilk çıkan kişi, yosun kaplı kayanın yanında oturan kaplumbağa Tombi oldu. Tombi, ormandaki en eski patikaları bilirdi. Pera ona kaybolan ışığı sorduğunda kaplumbağa gözlerini kısarak gökyüzüne baktı.

“Dün gece kuzey rüzgârı çok hızlı esti,” dedi. “Rüzgâr, ışığın küçük bir parçasını Yansımalar Vadisi’ne sürüklemiş olabilir. Ama o vadiye giden yol yalnızca sessiz yürüyenlere açılır.”

Pera teşekkür edip yola koyuldu. Önce hızlı adımlarla ilerledi, sonra çalıların arasından gelen fısıltıları duyunca yavaşladı. Bir dal kırılınca vadinin girişindeki taşlar yer değiştirdi. Pera derin bir nefes aldı, ayaklarını dikkatle yere bastı ve sessizce yürümeye başladı. Taşlar yeniden duruldu; önünde ince, gümüş renkli bir yol belirdi.

Vadinin ortasında küçük bir gölcük vardı. Gölcüğün üzerinde, avuç içi kadar parlak bir ışık parçası titriyordu. Ancak ışığın çevresinde kuru yapraklardan yapılmış minicik yuvalar bulunuyordu. İçlerinde de ürperen ateşböcekleri saklanmıştı. Gece boyunca ışık parçasının sıcaklığıyla yaşamışlar, şimdi onu kaybetmekten korkmuşlardı.

Pera ışığa uzanacakken en yaşlı ateşböceği, kanatlarını güçlükle çırparak önüne çıktı.

“Bu ışığı götürürsen vadimiz kararır,” dedi. “Ama ormandaki sabah da onsuz başlayamaz.”

Pera bir süre düşündü. Işığı hemen alıp götürmek kolaydı, fakat bu, ateşböceklerini yalnız bırakmak olurdu. Kuyruğuna baktı. Turuncu tüylerinin arasında, güneş doğarken parlayan incecik bir altın tel vardı. Bu tel, annesinin ona küçükken verdiği eski bir kurdeleden kopmuştu. Pera kurdeleyi dikkatle çözdü ve ışık parçasının çevresine bağladı.

“Işığı ikiye bölemeyiz,” dedi. “Ama onu taşıyacak bir yol yapabiliriz.”

Sonra Tombi’nin öğrettiği sessiz patikayı izleyerek ışığı kurdelenin üzerinde yuvarladı. Işık, vadiden çıkıp ormana doğru ilerlerken arkasında ince bir parıltı bıraktı. Ateşböcekleri de bu parıltının çevresinde uçmaya başladılar. Böylece vadi karanlıkta kalmadı; ışığın bir kısmı onlara, bir kısmı da yol boyunca yayılan ışıltıya dönüştü.

Pera ormanın merkezine vardığında kuşlar, kirpiler, sincaplar ve geyikler onu bekliyordu. Herkes sabahın gelmesini sabırsızlıkla istiyordu. Pera ışık parçasını büyük çınarın dallarına bıraktı. Ateşböcekleri etrafında dönünce ışık gökyüzüne yükseldi ve bulutların arasından ince altın çizgiler geçmeye başladı.

Birden orman aydınlandı. Yaprakların üzerinde damlalar parladı, çiçekler başlarını kaldırdı, kuşlar birbirinden farklı ezgiler söylemeye başladı. Yansımalar Vadisi’nde kalan ateşböcekleri ise gece boyunca parlayacak yeni bir ışığa kavuştu.

Tombi gülümseyerek, “Sen sabahı bulmadın, Pera,” dedi. “Onu herkes için paylaşılabilir hâle getirdin.”

Pera o gün şunu öğrendi: Bazen aradığımız şey tek bir yerde saklanmaz. Bir dostun sabrında, küçük bir fedakârlıkta ve başkasını düşünerek verilen kararda çoğalır. O günden sonra Çiğdemlik Ormanı’nda sabahlar daha parlak doğdu. Çünkü herkes, ışığın en güzel hâlinin yalnızca parladığında değil, paylaşıldığında ortaya çıktığını biliyordu.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu