Grimm Masalları

Kül Rengindeki Değirmenin Gümüş Tohumu

Uzak tepelerin ardında, sabahları kekik kokan küçük bir köy vardı. Köyün en ucunda, yıllardır dönmeyen kül renginde bir değirmen dururdu. Değirmenin kanatları rüzgârı bekler, taşları sessizce birbirine yaslanırdı. Köylüler onun artık işe yaramadığını düşünürdü. Fakat fırıncının kızı Ekin, eski yapının geceleri ay ışığında hafifçe parladığını fark etmişti.

Ekin’in babası, köydeki en güzel ekmekleri yapardı; yine de un azaldığında yüzü asılırdı. O yıl yağmurlar gecikmiş, tarlalardaki buğday başakları seyrek kalmıştı. Köylüler ellerindeki unu saklıyor, komşularıyla paylaşmaya çekiniyordu. Her evin kapısı kapalı, her ocak kendi dumanıyla baş başaydı.

Bir akşam Ekin, değirmenin önünden geçerken içeriden ince bir tıkırtı duydu. Kapıyı ittiğinde karşısına, tozlarla örtülü yaşlı bir değirmenci çıktı. Adamın sakalı pamuk gibi beyazdı, gözlerinde ise yıldızlara benzeyen küçük ışıklar vardı.

“Beni yıllardır kimse hatırlamadı,” dedi değirmenci. “Ama değirmen, iyiliğin sesini hiç unutmaz.”

Ekin, değirmencinin adının Koral olduğunu öğrendi. Koral ona avucunun içinde duran gümüş renkli minicik bir tohum gösterdi. Tohum, sanki içinde bir damla ay saklıyormuş gibi parlıyordu.

“Bunu değirmenin arkasındaki kuru toprağa ek,” dedi Koral. “Fakat yalnızca kendi dileğin için büyütmeye çalışma. Tohum, bir kişinin açgözlülüğüyle solar; birçok kişinin iyiliğiyle filizlenir.”

Ekin tohumu alıp eve döndü. O gece uzun uzun düşündü. Tohumdan altın çıkmasını, ailesinin zengin olmasını isteyebilirdi. Ancak ertesi sabah köydeki çocukların kuru ekmeklerini görünce kararını verdi. Tohumu değirmenin arkasına ekti ve ilk suyu kendi testisinden değil, komşu evlerden toplanan küçük kaplardan döktü.

Önce kimse ona yardım etmek istemedi. Herkesin elinde azıcık su, azıcık un ve azıcık umut vardı. Ekin yine de kapı kapı dolaştı. Kimi bir avuç su getirdi, kimi bir parça kompost, kimi de yalnızca iyi dileğini bıraktı. Sonunda yaşlı sepetçi Rona, “Bir damla, tek başına küçüktür; ama damlalar birleşince dere olur,” diyerek ilk küreği toprağa sapladı.

O anda kuru toprak hafifçe titredi. Gümüş tohumdan ince bir filiz çıktı. Filiz büyüdükçe yaprakları değirmen kanatlarına benzedi. Üçüncü gece gövdesinde parlak başaklar belirdi. Bu başaklardan dökülen taneler, dokunulduğunda sıradan buğdaya dönüşüyordu. Ancak her kişi yalnızca ihtiyacı kadar tane alabiliyordu. Fazlasını avucuna dolduranın taneleri yeniden ışığa dönüşüp toprağa düşüyordu.

Haberi duyan köylüler değirmenin çevresine toplandı. Bazıları önce kendi çuvallarını doldurmak istedi. Fakat ne kadar acele ederlerse etsinler, taneler avuçlarından kayıp gidiyordu. Koral, değirmenin kapısında belirip şöyle söyledi: “Bu ağaç, bolluğu saklayanlara değil, bolluğu çoğaltanlara meyve verir.”

Bunun üzerine köylüler değişmeye başladı. Ununu saklayanlar ortak fırın kurdu. Tarlası olanlar tohumlarını paylaştı. Çocuklar değirmenin etrafına su kanalları açtı. Ekin’in babası her sabah ekmek pişirip ilk somunları yaşlılara, hastalara ve yalnız yaşayanlara götürdü.

Günler geçtikçe gümüş ağaç köyün en yüksek yerine kadar uzandı. Değirmenin kanatları yeniden dönmeye başladı; bu kez rüzgârla değil, köylülerin birlikte söylediği neşeli türkülerle. Koral ise bir sabah ortadan kayboldu. Geride yalnızca değirmenin kapısına iliştirilmiş küçük bir not bıraktı: “Gerçek sihir, paylaşınca eksilmeyen şeydir.”

O günden sonra köylüler zenginliklerini sandıklarda değil, birbirlerinin sofralarında aradı. Gümüş ağaç her yıl meyve verdi; fakat yalnızca insanlar birlikte emek verdiğinde. Ekin büyüdüğünde köyün yeni değirmencisi oldu. Değirmenin kanatları her döndüğünde, uzak tepelerde yaşayanlar bile şu sesi duyardı: Paylaşılan iyilik, en bereketli tohumdur.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu