Mercan Kuyruğun Bulduğu Bahar Sesi

Güneş, Kestane Sırtları’nın ardında yükselirken tilki Mercan yuvasından çıktı. Kuyruğunun ucundaki kızıl tüyler sabah ışığında parlıyor, fakat vadide her zamanki gibi serin bir dere şırıltısı duyulmuyordu. Dere yatağında yalnızca yuvarlak taşlar ve susuz kalmış nilüfer yaprakları vardı. Ormandaki hayvanlar günlerdir yağmur bekliyor, küçük su birikintilerini dikkatle paylaşıyordu.
Mercan, vadinin en yaşlı ağacı olan Eğri Meşe’nin yanına gitti. Ağacın dallarından biri, üzerinde üç küçük çizgi bulunan gümüş renkli bir kabuk taşıyordu. Mercan kabuğu koklayınca içinden çok hafif bir tını yükseldi. Bu, rüzgâra benzeyen ama rüzgâr olmayan bir sesti.
“Bahar Sesi,” diye fısıldadı Eğri Meşe. “Yıllar önce bu vadide, toprağın altındaki su yollarını uyandırırdı. Fakat sesi duyan kalmadı. Onu bulmak için üç işareti tamamlamalısın: sabırla dinlenen bir sessizlik, birlikte taşınan bir damla ve kimsenin kendisi için saklamadığı bir ışık.”
Mercan yola koyuldu. İlk işareti bulmak için Kuru Çınar Geçidi’ne gitti. Orada her yaprak yere düşerken küçük bir hışırtı çıkarıyordu. Tilki, acele edip sesleri birbirinden ayırmaya çalıştıysa da başaramadı. Sonunda kuyruğunu yere serip gözlerini kapattı. Bir süre hiçbir şey yapmadan bekledi. Yaprakların arasından gelen düzenli tıkırtıyı, uzak bir böceğin kanat çırpışını ve toprağın derinliklerindeki ince titreşimi fark etti. Sessizlik, aslında birçok küçük sesin birbirine yer açmasıymış.
İkinci işaret için gümüş kabuğun gösterdiği sarmaşık köprüsüne ulaştı. Köprünün altında tek bir çiy damlası sallanıyordu. Mercan damlayı taşımak istedi, ancak damla her dokunuşta daha da küçülüyordu. Tam o sırada minik kirpi Pofuduk geldi. Dikenlerinden birini eğip damlanın altına yerleştirdi. Ardından serçe Lila, gagasıyla bir yaprak getirdi; kurbağa Vız da yaprağı serin tutmak için yanına oturdu. Damla, birinin taşıyabileceğinden çok daha küçük görünüyordu ama herkes yardım edince ışıl ışıl bir küreye dönüştü.
Üçüncü işaret, Akşamtaşı Tepesi’ndeydi. Tepenin ortasında, güneş battığında parlayan tek bir sarı taş bulunuyordu. Ormandaki hayvanlar bu taşı sırayla izlemek istediler. Ancak Eğri Meşe’nin sözünü hatırlayan Mercan, ışığı kimsenin kendisi için saklamaması gerektiğini söyledi. Tavşanlar taşın çevresindeki dikenleri temizledi, kargalar parıltıyı karanlık patikalara yansıttı, ateş böcekleri de küçük ışıklarını taşın çevresine serpiştirdi. Böylece sarı taş, tek başına olduğundan çok daha aydınlık bir hale geldi.
Üç işaret tamamlanınca gümüş kabuk havaya yükseldi. Önce ince bir ezgi duyuldu, sonra toprağın altından derin ve neşeli bir uğultu geldi. Mercan, Pofuduk, Lila ve Vız şaşkınlıkla yere baktı. Vadinin çatlamış yatağında küçük bir su damlası belirdi. Damlaya bir başkası, ona bir başkası katıldı. Çok geçmeden su, taşların arasından kıvrılarak akmaya başladı. Nilüferler başlarını kaldırdı, kuru otların arasından taze yeşil filizler uzandı.
Hayvanlar sevinçle dans ederken Mercan, derenin kıyısında parlayan küçük bir kabuk buldu. Kabuğu yuvasına götürmek yerine vadinin ortasına bıraktı. Herkes onu görebilsin ve baharın sesini gerektiğinde yeniden hatırlayabilsin diye. O günden sonra hayvanlar suyu, ışığı ve güzel fikirleri paylaşmayı hiç unutmadı. Mercan da şunu öğrendi: Bazen en büyük değişim, en güçlü olanın değil, dikkatle dinleyen ve başkalarına yer açanların sayesinde başlardı.
