Dede Korkut Hikayeleri

Kopuzun Söylediği Ak Bulut

Oğuz yurdunun geniş çayırlarında, rüzgârın çadır iplerini usulca titrettiği bir oba vardı. Bu obada Yalın adında, soru sormayı ve uzakları dinlemeyi seven bir çocuk yaşardı. Yalın’ın en sevdiği eşya, dedesinden kalan küçük bir kopuzdu. Kopuzun gövdesi ardıç ağacından, telleri ise ay ışığı gibi parlak gümüşten yapılmıştı.

Obanın büyükleri, bu kopuzun yalnızca güzel ezgiler çalmadığını söylerdi. Her bahar ilk yağmurdan önce kopuz çalınır, ardından gökyüzünde ak bir bulut belirirdi. O bulut, obanın kuyularını dolduracak yağmuru taşırdı. Bu yüzden kopuzun sesi, herkes için umut demekti. Dede Korkut hikayeleri anlatılırken de kopuz baş köşeye konur, iyiliğin ancak paylaşınca çoğaldığı hatırlanırdı.

Bir yıl bahar geldiğinde çiçekler açtı, kuzular neşeyle sekmeye başladı; fakat kopuzdan tek bir ses bile çıkmadı. Yalın telleri kontrol etti, gövdeyi yumuşak bir bezle sildi, hatta kopuzu güneşin altında dinlendirdi. Yine de teller sustu. Oba halkı endişelendi. Çünkü tepelerin ardındaki pınar küçülüyor, kuyulardaki su her gün biraz daha azalıyor, akşamları çadırların önünde sessiz bir bekleyiş uzuyordu.

Obanın yöneticisi Bayındır Bey, herkesi geniş çınarın altında topladı. “Kopuzun sesi neden kayboldu?” diye sordu. Kimi tellerin eski olduğunu, kimi de uzaklardaki rüzgârın yön değiştirdiğini düşündü. Yalın ise kopuzu kucağına alıp dikkatle dinledi. Sanki ağacın içinde çok ince bir fısıltı vardı: “Eksik olan tını değil, gönüldür.”

Yalın bu sözün anlamını bulmak için obayı dolaştı. Önce keçi çobanı Aykut’un yanına gitti. Aykut, sürüsündeki en küçük oğlağı kaybetmişti ve kimse onu dinlemiyordu. Sonra dokumacı Selcen’i gördü; Selcen, yaptığı renkli kilimleri kimse fark etmediği için üzgündü. Demirci Turgut ise yeni yaptığı su kovalarını tek başına taşımaktan yorulmuştu. Herkesin bir derdi vardı, fakat kimse kendi sıkıntısını diğerine anlatmaya fırsat bulamıyordu.

Yalın, Bayındır Bey’in yanına dönüp bir öneride bulundu: “Bugün kopuzu sustuğu için suçlamayalım. Önce biz birbirimizi duyalım. Herkes elindeki işi bıraksın ve komşusunun yüküne yardım etsin.” Bayındır Bey bu düşünceyi beğendi. Obadaki çocuklar Aykut’un oğlağını aramaya çıktı. Kadınlar Selcen’in kilimlerini çadırların önüne serdi. Gençler de Turgut’un kovalarını pınara taşıdı.

Gün boyunca küçük iyilikler birbirini izledi. Bir kişi ekmeğini bölüştü, bir başkası yaşlıların odunlarını topladı. Çocuklar, su taşımakta zorlananlara yardım etti. Akşam olduğunda herkes çınarın altında yeniden buluştu. Aykut’un oğlağı bulunmuş, Selcen’in kilimleri güneşte parlamış, Turgut’un kovaları pınarın başında sıraya dizilmişti. Obanın yorgun yüzlerinde ilk kez uzun zamandır görülen bir sevinç vardı.

Yalın kopuzu eline aldı. Bu kez telleri kendiliğinden titredi. Önce tek bir ses yükseldi; ardından o sese başka sesler eklendi. Ezgi, çayırlardan geçip tepelere ulaştı. Tam o sırada gökyüzünde küçük bir ak bulut belirdi. Bulut büyüdü, gümüş renkli damlalarla obanın üzerine bereketli bir yağmur bıraktı. Çocuklar yağmur altında dönerken kopuzun sesi daha da güzelleşti.

Ertesi sabah Dede Korkut obaya geldi. Kopuzun yanına oturup tellerine dokundu ve gülümseyerek şöyle dedi: “Bir ezgi tek başına güzel olabilir; fakat gönüller birleşince bütün yurt şarkı söyler. Yalın, sen kopuzun sesini değil, insanların birbirine kapalı kalan kulaklarını açtın.”

O günden sonra kopuz yalnızca bahar yağmurundan önce çalınmadı. Obada biri sevindiğinde, biri yardıma ihtiyaç duyduğunda ya da çocuklar yeni bir düş kurduğunda da kopuzun sesi duyuldu. Yalın büyüdükçe ezgileri çoğaldı; ama en sevdiği ezgi hep o ilk ezgi olarak kaldı. Çünkü o ezgi, paylaşmanın gökyüzünü bile aydınlatabileceğini öğretmişti.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu