Büyükler için Hikaye

Saatçilerin Susturduğu Öğle

Yelkovanlı kasabasında herkesin bir saati vardı, fakat kimse zamanı gerçekten dinlemezdi. Fırıncı Hakkı Usta ekmeği dakikası dakikasına çıkarır, terzi Leman Hanım iğnesini saniyesi şaşmadan batırır, belediye başkanı da her sabah meydandaki büyük saate bakarak günün ne kadar hızlı geçeceğinden söz ederdi. Kasabada insanlar yürürken bile acele eder, birbirlerine selam vermek yerine saatlerini karşılaştırırlardı.

On iki yaşındaki Duru, dedesi Rıfat Bey’in eski saat dükkânında yaşardı. Rıfat Bey, yıllar önce saat tamirciliğini bırakmıştı. Çünkü bir gün, insanların bozulan saatlerini onarmaktan kendi hayatının durmuş olduğunu fark etmişti. O günden beri dükkânın duvarındaki saatleri çalıştırmaz, yalnızca onların sessizliğinde çay içerdi.

Bir öğle vakti Duru, dükkânın arka rafında üstü tozla kaplı, yuvarlak bir kutu buldu. Kutunun içinde akrep ve yelkovanı olmayan küçük bir cep saati vardı. Kapağında şu cümle kazılıydı: “Zamanı gösteremeyen saat, zamanı hatırlatabilir.” Duru saati avucuna alınca bütün kasabanın çanları birden sustu. Ardından meydandaki büyük saat de durdu.

İnsanlar önce bunun bir felaket olduğunu düşündü. Fırıncı ekmeklerin kabarmayacağından, terzi siparişlerin yetişmeyeceğinden, başkan ise kasabanın düzenini kaybedeceğinden korktu. Herkes meydanda toplandı ve Duru’dan saati yeniden çalıştırmasını istedi. Duru, “Ben bozmadım,” deyince kalabalık homurdandı. Rıfat Bey ise yalnızca gülümsedi.

“Belki de saat bozulmadı,” dedi. “Belki kasaba ilk kez durmayı öğrendi.”

O öğleden sonra alışılmadık şeyler oldu. Fırıncı Hakkı Usta, fırının önünde oturup yıllardır görmediği torununu dinledi. Leman Hanım, diktiği ceketin düğmelerini aceleyle saymak yerine müşterisinin anlattığı eski bir anıya kulak verdi. Başkan, meydandaki bankta otururken yanına konan serçenin kanadındaki beyaz çizgiyi fark etti. Kimse bunu daha önce görmemişti; çünkü herkes sürekli bir sonraki dakikaya yetişmeye çalışıyordu.

Yine de akşam yaklaşırken kasaba halkı sabırsızlandı. “Zaman durursa yarın gelmez,” diye bağıranlar oldu. Duru, cep saatini çeşmenin başına götürdü ve kapağını açtı. İçinde mekanizma yerine küçücük bir ayna vardı. Aynada herkes kendi yüzünü değil, gün içinde görmezden geldiği birini görüyordu. Hakkı Usta torununu, Leman Hanım bekleyen müşterisini, başkan ise yıllardır selam vermediği temizlik görevlisini gördü.

Rıfat Bey, Duru’nun omzuna dokundu. “Saatler bize ne kadar yaşadığımızı söyler,” dedi. “Ama nasıl yaşadığımızı yalnızca kalbimiz bilir.”

O gece kasaba halkı meydanda büyük bir sofra kurdu. Kimse yemeğin ne zaman biteceğini hesaplamadı. İnsanlar çocukluk anılarını anlattı, birbirlerinden özür diledi, uzun zamandır kapısını çalmadıkları komşularına sarıldı. Duru, ilk kez sessizliğin boşluk değil, insanların birbirini duyabilmesi için açılan bir yer olduğunu anladı.

Ertesi sabah büyük saat yeniden çalıştı. Fakat artık her saat başında çalmak yerine yalnızca öğle vakti bir kez ses veriyordu. O ses duyulduğunda dükkânlar kapanmıyor, işler bırakılmıyordu; insanlar bir dakikalığına durup yanındakine bakıyordu. Kimi teşekkür ediyor, kimi hâl hatır soruyor, kimi de gökyüzündeki bulutların biçimini inceliyordu.

Rıfat Bey dükkânını yeniden açtı, ancak yalnızca saat tamir etmedi. Gelen herkese önce çay ikram etti. Duru da cep saatini duvarın en görünür yerine astı. Zamanı hâlâ göstermiyordu; ama kasaba halkına her gün, kaçırılmaması gereken en önemli anın içinde bulunulan an olduğunu hatırlatıyordu.

Yelkovanlı kasabasında işler yine yürüdü, fırınlar ekmek pişirdi, iğneler kumaşa battı, toplantılar yapıldı. Fakat insanlar artık hayatı yalnızca yetişilecek yerlerden ibaret sanmıyordu. Çünkü bazı öğleler saati susturur, insanın içindeki sesi duyurur. İşte bu yüzden bu masal, büyükler için hikaye arayanlara da küçükler için merak edenlere de aynı öğüdü bırakır: Zaman geçer; fakat paylaşılmış bir an, insanın içinde uzun süre yaşamaya devam eder.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu