Kum Saatinin İçindeki Binbirinci Nota

Uzak çöllerin kıyısında, kubbeleri turkuaz çinilerle parlayan Zümrütşehir adında bir şehir vardı. Bu şehirde her akşam, güneş kızıl bir portakala dönüşürken, saray meydanında masallar anlatılırdı. Masalların sonunda çocuklar güler, gülerken de şehirdeki bütün kandiller biraz daha parlardı. Ancak bir sabah, şehirdeki neşe sesi ansızın kayboldu. İnsanlar konuşuyor, şarkılar söylüyor, hatta kahkahalarını taklit etmeye çalışıyordu; yine de sesler havaya yükselmeden sönüp gidiyordu.
Şehrin en genç masal dinleyicisi Lalezar, bu sessizliğin nedenini bulmaya karar verdi. Lalezar’ın büyükannesi ona, “Bir şehrin neşesi kaybolursa önce en küçük sesi dinlemek gerekir,” dedi. O gece kız, sarayın arkasındaki eski saat kulesine gitti. Kulenin tozlu basamaklarını çıkarken, duvarların arasından incecik bir tıkırtı duydu. En üst odada, içindeki kumu yukarı doğru akıtan altın renkli bir saat duruyordu.
“Beni çevirmeden önce iyi düşün,” dedi kum saati. “Çünkü içimdeki kum, söylenmemiş sözlerden yapılmıştır.”
Lalezar şaşırdı ama korkmadı. “Şehrimizin neşesi nereye gitti?” diye sordu.
Kum saati, camında küçük bir kapı açarak cevap verdi: “Neşe, Ayışığı Pazarı’nda satılan bir kutuya kapatıldı. Kutuyu açmak için üç şey gerekir: dürüst bir söz, paylaşılmış bir lokma ve karşılık beklemeden yapılan bir iyilik. Bunları bulamazsan kutunun anahtarı, gecenin son yıldızında erir.”
Lalezar, saat kulesinden iner inmez pazara doğru yola çıktı. Ayışığı Pazarı yalnızca dolunay gecelerinde kurulurdu. Renkli çadırların altında baharatlar, ipekler, uçan halılar ve kendi kendine mırıldanan aynalar satılırdı. Lalezar önce, gözleri boncuk gibi parlayan yaşlı bir aktarın tezgâhına uğradı. Aktar, ona gümüş bir elma uzatıp “Bu elma, söyleyene zenginlik getirir,” dedi.
Lalezar elmayı eline aldı, sonra başını salladı. “Ben zenginlik istemiyorum. Aslında sessizliğin bitmesini istiyorum ve bunu tek başıma yapamayacağımdan korkuyorum,” dedi.
Bu dürüst söz söylenir söylenmez elma ikiye ayrıldı. İçinden parlak bir harf çıktı ve kum saatinin içine uçtu. Birinci şey bulunmuştu.
Biraz ileride, küçük bir çocuk susamlı çöreklerini sayıyordu. Çocuğun adı Rıdvan’dı ve bütün gün satış yapmasına rağmen karnı acıkmıştı. Lalezar cebindeki son hurmayı çıkardı. Hurmayı Rıdvan’la bölüştü. İkisi lokmalarını yerken çöreklerin kokusu bütün pazara yayıldı. O anda ikinci parlak harf, havada dönerek kum saatine girdi.
Üçüncü şey için Lalezar, pazarın en tenha köşesine yöneldi. Orada, kırık kanatlı küçük bir rüzgâr kuşu titriyordu. Kuşun yanında ona yardım edecek kimse yoktu. Lalezar kendi saçındaki mavi kurdeleyi çözüp kuşun kanadını nazikçe sardı. Kuş hemen uçmadı; önce Lalezar’ın omzuna kondu, sonra gökyüzüne yükselip gümüş bir tüy bıraktı. Tüy de kum saatine girince bütün harfler birleşti.
Fakat kutu hâlâ açılmıyordu. Lalezar pazardaki satıcılara, yolculara ve çocuklara baktı. Herkes anahtarın ortaya çıkmasını bekliyordu. Derken kum saatinin sözlerini hatırladı: “Karşılık beklemeden yapılan iyilik.” Lalezar, yaptığı iyiliklerin karşılığında bir ödül beklemeye başladığını fark etti. Rıdvan’ın gülümsemesini, rüzgâr kuşunun teşekkürünü düşünmüş, hatta şehrin onu alkışlayacağını hayal etmişti.
Kız gözlerini kapatıp sessizce, “İyilik, alkış için değil, iyilik olduğu için güzeldir,” dedi. Bu sözle birlikte kum saatinin içindeki kumlar bir ezgiye dönüştü. Kutunun kapağı açıldı ve içinden minicik bir ses kuşu çıktı. Kuş, kanat çırptıkça unutulmuş kahkahaları, yarım kalmış ninnileri ve eski şarkıları gökyüzüne bıraktı.
Şafak sökmeye başladığında Zümrütşehir yeniden seslerle doldu. Fırıncılar neşeyle türkü söyledi, çocuklar meydanda dans etti, kandiller eskisinden daha parlak yandı. Sarayın hükümdarı Lalezar’a altın bir taç vermek istedi. Lalezar ise tacı, masalları dinleyen bütün çocukların ortak oyuncağı yapılmasını rica etti.
O günden sonra Zümrütşehir’de her gece bir masal anlatıldı. Kimi masal uzak denizlerden, kimi konuşan yıldızlardan söz etti. Lalezar ise her anlatının sonunda dinleyenlere üç küçük soru sordu: “Bugün hangi gerçeği söyledin? Kiminle bir lokma paylaştın? Kimse görmeden hangi iyiliği yaptın?” Böylece şehrin neşesi bir daha kaybolmadı. Çünkü insanlar, en parlak hazinenin saklı bir kutuda değil, birbirine uzanan küçük ve içten davranışlarda olduğunu öğrendi.




