Yıldız Gölgesini Saklayan Kuyu

Uzak tepelerin ardında, geceleri gökyüzünün yere biraz daha yakın durduğu Işıldere adında bir köy vardı. Köyde yaşayanlar yıldızları çok severdi; ancak kimse onların gölgeleri olabileceğini düşünmezdi. On bir yaşındaki Lal ise her şeyi merak eder, sıradan görünen taşların, yaprakların ve kuyuların bile anlatacak bir öyküsü olduğuna inanırdı.
Bir öğleden sonra Lal, büyükannesinin evine giderken meydandaki eski kuyunun yanından geçti. Kuyu yıllardır kullanılmıyordu. Ağzı tahta bir kapakla örtülüydü, çevresinde de sarı papatyalar açardı. O gün kapağın altından incecik, gümüş renkli bir ışık sızdığını gördü. Eğilip baktığında, suyun üzerinde küçük bir yıldız biçiminin titreştiğini fark etti.
Lal kapağı kaldırdı. Kuyunun dibinde gerçek bir yıldız değil, yıldızın yere düşmüş gölgesi duruyordu. Gölge, suya değmeden süzülüyor ve usulca parlıyordu. Lal elini uzatınca kuyunun içinden yumuşak bir ses yükseldi: Beni gökyüzüne götürmek için önce köyün unuttuğu sesi bulmalısın.
Lal bu sözleri duyunca hemen yola koyuldu. Önce değirmenci Rauf Usta’ya sordu. Rauf Usta, un çuvallarının gürültüsünden başka bir ses duymadığını söyledi. Sonra keçileriyle tepelerde dolaşan Suna’ya gitti. Suna, rüzgârın ıslığını ve keçilerin çanlarını dinlediğini anlattı. Fakat bunların hiçbiri kuyunun istediği ses değildi.
Akşamüstü Lal, köyün en yaşlı sakini olan Narin Nine’nin kapısını çaldı. Narin Nine onu sedire oturttu ve uzun süre hiçbir şey söylemeden birlikte pencereden dışarı baktılar. Lal önce bunun zaman kaybı olduğunu düşündü. Sonra ocaktaki odunun çıtırtısını, bahçedeki arının vızıltısını ve uzakta sallanan kavak yapraklarının hışırtısını fark etti.
Bir süre sonra Narin Nine gülümsedi. Köyün unuttuğu ses, insanların birbirini dinlerken oluşan sessizlikti, dedi. Eskiden herkes konuşan kişinin sözünü bitirmesini bekler, kuşların ötüşünü bastırmaz ve akşamları meydanda sessizce yıldızları seyrederdi. Son yıllarda herkes acele etmeye başlamış, sessizlikten korkar olmuştu.
Lal hemen meydanda bir duyuru yapmak istedi. Fakat köylüler onu dinlemeden kendi işlerinden söz etmeye başladılar. Kimi ekmeklerin soğuduğunu, kimi kaybolan sepetini, kimi de ertesi günkü pazarı anlatıyordu. Lal, sesini yükseltmek yerine kuyunun yanına oturdu ve sustu. Narin Nine de yanına geldi. Ardından Suna, Rauf Usta ve meraklanan diğer köylüler sessizce onların çevresinde toplandı.
İlk dakikalar herkese çok uzun geldi. Bir çocuk kıkırdadı, bir keçi meledi, rüzgâr tahta kepengi salladı. Sonra meydan yavaş yavaş sakinleşti. İnsanlar birbirlerinin yüzüne baktı. Köyde aylardır duyulmayan küçük sesler ortaya çıktı: çeşmenin damlaları, toprağın altında ilerleyen suyun fısıltısı ve yaşlı bir ağacın dallarındaki kuş kanatları.
O anda kuyunun kapağı kendiliğinden açıldı. Gümüş yıldız gölgesi yukarı doğru yükseldi; fakat gökyüzüne ulaşamadan durdu. Lal, gölgenin hâlâ biraz solgun olduğunu gördü. Demek ki yalnızca sessizlik yetmiyordu. Herkesin dinlediği şeyi paylaşması da gerekiyordu.
Köylüler sırayla o gün fark ettikleri sesi anlattı. Rauf Usta değirmenin taşları arasındaki ritmi, Suna tepelerdeki rüzgârın üç farklı ıslığını, Narin Nine ise Lal’in sabırla bekleyen kalbinin sesini söyledi. Gölge birden ışıkla doldu ve ince bir çizgi gibi göğe yükseldi. Tam yerine ulaştığında bütün yıldızlar, sanki köye teşekkür edercesine parladı.
Ertesi gün Işıldere’de yeni bir gelenek başladı. Her akşam güneş batarken meydanda beş dakikalık sessizlik olurdu. Sonra isteyen herkes o sırada duyduğu güzel bir şeyi anlatırdı. Lal de eski kuyunun başına küçük bir tahta levha astı: Bir masal oku, sonra çevrendeki sessiz mucizeyi dinle. O günden sonra köylüler, gökyüzündeki yıldızları izlemekle kalmadı; onların yere düşen ışığını da kalplerinde taşımayı öğrendi.




