Kuyudaki Yıldızın Adı

Dağların ardında, geceleri gökyüzünden daha parlak görünen Kıvılcımtepe adında küçük bir köy vardı. Köyün ortasında, taşları ay ışığında gümüş gibi parlayan eski bir kuyu bulunurdu. Büyükler, bu kuyunun sıradan bir su kuyusu olmadığını söylerdi. Rivayete göre çok eskiden, gökyüzüyle yeryüzü arasında bir anlaşma yapılmış; her yüz yılda bir yıldız, insanların dileklerini dinlemek için kuyunun içine konmuştu.
Köyde yaşayan on iki yaşındaki Narin, bu söylenceyi dinlemeye bayılırdı. Ancak dedesi Ardıç, ona her defasında aynı öğüdü verirdi: “Bir efsanenin gerçek olup olmadığını anlamanın yolu, ona hemen inanmak değil, kalbinle birlikte aklını da dinlemektir.” Narin bu sözleri severdi ama kuyunun başına yaklaşmasına izin verilmediği için içinde küçük bir merak kıvılcımı taşırdı.
Bir akşam, köyün bütün fenerleri aynı anda söndü. Rüzgâr esmediği hâlde çatıdaki çanlar çaldı ve kuyunun içinden ince, titrek bir ışık yükseldi. Narin, ışığı görünce meydandan kuyuya doğru yürüdü. Taşların arasında, suyun üzerinde yüzen minicik bir yıldız vardı. Yıldızın ışığı bir an mavi, bir an altın rengine dönüşüyor; her dönüşünde kuyunun duvarlarında bilinmeyen şekiller beliriyordu.
Narin eğilip baktığında şekillerin bir harita oluşturduğunu fark etti. Harita, köyün arkasındaki Dilek Kayalıkları’na uzanan yolu gösteriyordu. Kuyunun kenarında da ışıklı harflerle şu cümle yazılıydı: “Adımı bilen beni yerine ulaştırsın; adımı unutmuş olan beni kendine saklamasın.”
Narin, yıldızı avuçlarına almak istediğinde yıldız hafifçe havalandı ve önünde ilerlemeye başladı. O sırada yanına, eski masalları çok iyi bilen kaplumbağa Koru geldi. Koru, köydeki meşe ağacının altında yıllardır yaşayan, yavaş konuşan ama dikkatli düşünen bir dosttu. “Bu, dilek yıldızı değil,” dedi. “Bu, göğün kaybolan hatıralarını taşıyan bir yıldız. Adını bulamazsak, geceler her geçen gün biraz daha karanlık olabilir.”
Narin ile Koru, ışığın peşinden kayalıklara çıktılar. Yol boyunca yıldız, susuz kalmış çiçeklerin üzerine konup onları canlandırdı; kırılmış bir kuş yuvasını da ince bir ışıkla onardı. Fakat kayalıklara vardıklarında üç ayrı yol belirdi. Birincisi altın taşlarla döşeliydi, ikincisi renkli çiçeklerle kaplıydı, üçüncüsü ise sessiz ve sade görünüyordu.
Kayaların üzerinde şu soru yazılıydı: “Yıldızlar en çok nerede parlar?” Narin önce altın taşlara baktı. Sonra çiçeklerin güzelliğine hayran kaldı. Ama yıldız, yalnızca sade yola doğru ilerledi. Narin anladı ki yıldızların ışığı, gösterişli olanı değil, doğru olanı aydınlatıyordu. Koru da başını salladı. “Bazen en gerçek yol, övgü beklemeyen yoldur,” dedi.
Sade yol onları, tepesi bulutlara değen yuvarlak bir kayaya götürdü. Kayanın üzerinde boş bir yuva vardı. Yıldız yuvaya yaklaşınca bir ses duyuldu. Bu ses ne erkek ne kadın sesiydi; yağmurun toprağa, yaprağın rüzgâra anlattığı hikâyeler gibi yumuşaktı: “Beni kim hatırlıyor?”
Narin, aklına gelen bütün yıldız adlarını söyledi. Sabah Yıldızı, Kuzey Işığı, Gümüş Nokta… Hiçbiri doğru değildi. Sonra dedesinin öğüdünü hatırladı ve bilmediğini saklamadan konuştu: “Adını bilmiyorum. Ama seni sahibine götürmek, seni kendime saklamaktan daha doğru.”
Bu sözle birlikte yıldız büyüdü. İçinden binlerce ince ışık çıktı ve gökyüzündeki karanlık bir boşluğu doldurdu. Ardından yıldızın gerçek adı duyuldu: Hatırlık. Hatırlık, insanların iyiliği unutmaması için yeryüzüne gönderilmişti. Yüz yıllık görevi bitince kuyudan çıkmış, fakat köyde onu kendi dileği sanan biri olursa göğe dönemeyeceğinden korkmuştu.
Narin, Hatırlık’ı yuvaya bıraktı. Yıldız göğe yükselirken köyün fenerleri yeniden yandı. O geceden sonra Kıvılcımtepe halkı her yıl aynı gün meydanda toplandı ve kimsenin iyiliğini unutmadıklarını birbirlerine anlattı. Kuyu ise hâlâ orada durur. Söylenenlere göre, içine dikkatle bakan çocuklar bazen bir yıldız görür. Fakat yıldızı yakalamaya çalışmazlar; onun ışığında kendi kalplerinde saklı güzel adı bulurlar.



