Çınar Meydanındaki Unutulmuş Renk

Çınar Meydanı’nda her sabah aynı şey olurdu: Fırıncı Hasan Usta tezgâhını açar, güvercinler taşların üzerinde sekerek kırıntı arar, çocuklar da okul yolunda çeşmenin başında birbirlerine el sallardı. Fakat bir pazartesi günü meydandaki her şeyin rengi solmuştu. Kırmızı elmalar griye, sarı dükkân tenteleri krem rengine, yeşil yapraklar da kurşuni bir renge dönüşmüştü.
Sekiz yaşındaki Ece, elindeki mor kurdeleyi havaya kaldırdı. Kurdele de rengini kaybetmişti. Kasabanın insanları şaşkınlıkla birbirine bakarken yaşlı saatçi Rıza Dede, cebinden küçük bir büyüteç çıkardı.
“Renkler yok olmadı,” dedi. “Sadece saklanacak bir yer arıyorlar. Onları bulmak için eski boyacı dükkânına gitmelisin.”
Eski boyacı dükkânı, meydanın arkasındaki dar sokakta yıllardır kapalı duruyordu. Ece, kapının önüne geldiğinde paslı kilidin üzerinde üç küçük nokta gördü. Noktalara sırayla dokununca kilit, sanki uykusunda esneyen bir kedi gibi çıt diye açıldı.
İçeride raflara dizilmiş boş kavanozlar, fırçalar ve rengârenk lekelerle kaplı önlükler vardı. Duvarın ortasında ise yuvarlak bir pano asılıydı. Panoda kırmızı, mavi, sarı, yeşil ve turuncu bölmeler bulunuyor, fakat hepsi bembeyaz görünüyordu. Ece panonun altında şu cümleyi okudu: “Bir renk, yalnızca onu isteyenin değil, onu paylaşanın elinde parlar.”
O sırada tezgâhın altından minik bir ses geldi. Ece eğilip baktığında, başında fırça kıllarından yapılmış bir şapka bulunan minicik bir canlı gördü. Boyu bir kalem kadardı.
“Ben Pırıltı,” dedi canlı. “Renkleri korumakla görevliydim ama kavanozların kapakları kapandı. Her rengin yeniden uyanması için kasabadan bir iyilik getirmelisin.”
Ece önce kırmızı rengi aradı. Fırına gittiğinde Hasan Usta’nın ekmek sepetinin devrildiğini gördü. Ece, yerdeki ekmekleri tek tek topladı ve yaşlı komşuların evlerine götürmeye yardım etti. Sepetin içinden bir kırmızı ışık yükselip panodaki ilk bölmeye yerleşti.
Mavi renk için çeşmeye koştu. Çeşmenin ağzına düşen yapraklar suyun akışını yavaşlatmıştı. Ece, arkadaşları Arda ve Selin’le birlikte yaprakları temizledi. Su yeniden şırıl şırıl akınca gökyüzünden ince bir mavi çizgi süzüldü.
Sarı renk biraz daha zor çıktı. Meydandaki herkes kendi işiyle meşguldü ve kimse neşeli görünmüyordu. Ece, okul çantasından küçük zilini çıkarıp çocukları oyuna çağırdı. Önce üç kişi geldi, sonra beş kişi, derken meydan kahkahalarla doldu. Sarı bir parıltı, çocukların gülüşlerinin arasından doğdu.
Yeşil renk, kasabanın en sessiz köşesinde, kırılmış saksıların arasında saklanıyordu. Ece ve arkadaşları saksıları onardı, içlerine tohumlar dikti. Turuncu renk ise akşamüstü, yalnız oturan Rıza Dede’nin dükkânında bulundu. Ece onunla oturup eski saatlerin nasıl çalıştığını dinledi. Rıza Dede, uzun zamandır kimsenin kendisine böyle dikkatle kulak vermediğini söyledi.
Beş iyilik tamamlanınca boya dükkânındaki pano ışıldamaya başladı. Kırmızı, mavi, sarı, yeşil ve turuncu renkler birleşerek büyük bir fırça oluşturdu. Pırıltı, fırçayı Ece’ye uzattı.
“Son dokunuş senin,” dedi.
Ece meydana döndü. Fırçayı çeşmenin taşına değdirince renkler dalga dalga yayıldı. Elmalar yeniden kızardı, tenteler parladı, yapraklar yeşerdi, gökyüzü masmavi oldu. Ancak en güzel değişiklik insanların yüzlerinde belirdi. Herkes, renklerin aslında yalnızca boyalardan değil, birbirine uzanan ellerden oluştuğunu anlamıştı.
O günden sonra Çınar Meydanı’nda her ay “Paylaşma Günü” düzenlendi. Çocuklar bir iyilik yapıyor, büyükler bildikleri bir şeyi başkalarına öğretiyordu. Ece ise mor kurdelesini eski hâline döndürmek yerine çantasına taktı. Çünkü artık biliyordu: Bazı renkler kaybolmaz; güzel davranışlarla daha da parlar.
Bu masal, 8 yaş masalları ve hikayeleri oku arayan çocuklara paylaşmanın, yardımlaşmanın ve dikkatle dinlemenin dünyayı nasıl güzelleştirdiğini anlatır.




