Ayakkabıcı Çırağı ve Gümüş Yapraklı Ağaç

Bir zamanlar, dağların ardında Akçayır adında yemyeşil bir krallık varmış. Bu ülkenin insanları güler yüzlü, pazarları renkli, dereleri şırıl şırılmış. Ancak sarayın arkasındaki büyük bahçe yıllardır kuruyormuş. Bahçenin ortasında yalnızca bir ağaç ayakta kalmış: Dallarında yaprak yerine küçük gümüş pullar taşıyan eski bir ağaç.
Krallığın ayakkabıcısı Usta Berke, bu ağacın gölgesinde çalışan çalışkan bir çırağa sahipmiş. Çırağın adı Rami’ymiş. Rami, derileri keserken kuşların ötüşünü dinler, ayakkabıların tabanına gizlice küçük uğur işaretleri işler ve yaptığı her çiftin sahibine rahat adımlar dilerirmiş. Günlerden bir gün kral, bahçedeki ağacın da kuruyacağından korkup bütün ülkeye duyuru yaptırmış:
“Gümüş yapraklı ağacı yeniden yeşertecek kişi, sarayın en büyük ödülünü alacaktır.”
Çiftçiler toprağı değiştirmiş, bahçıvanlar uzak ülkelerden tohum getirmiş. Bir bilge ağacın dallarına renkli kurdeleler bağlamış, bir sihirbaz ise gökyüzünden ince bir yağmur yağdırmış. Fakat ne filizlenmiş ne de tek bir gümüş yaprak yeniden parlamış. Her denemeden sonra ağaç biraz daha sessizleşmiş.
Rami, bir akşam usta dükkânını kapatırken yaşlı bir yolcunun kapının önünde oturduğunu görmüş. Yolcunun çizmelerinin tabanları tamamen açılmış. Rami hiç düşünmeden en sağlam deriden iki parça kesip çizmeleri onarmış. Yaşlı yolcu teşekkür etmek için cebinden avuç içi kadar bir tahta düğme çıkarmış.
“Bunu al,” demiş. “Bir şeyin neden sustuğunu anlamak istersen, düğmeyi avucunda üç kez çevir ve duyduğun ilk sesi küçümseme.”
Ertesi sabah Rami saray bahçesine gitmiş. Ağacın gövdesine elini koyup tahta düğmeyi üç kez çevirmiş. Önce rüzgârı duymuş, sonra uzaktaki çeşmenin şıpırtısını, en sonunda da toprağın derinliklerinden gelen ince bir iç çekişi. Rami diz çöküp toprağı kazmaya başlamış. Bir süre sonra, köklerin arasında kapalı bir taş kutu bulmuş.
Kutunun içinde altın ya da mücevher yokmuş. Yalnızca eski bir kâğıt duruyormuş. Kâğıtta şöyle yazılıymış: “Bu ağaç, yalnız kendisi için istenen dileklerle değil, başkaları için söylenen güzel sözlerle yaşar.”
Rami hemen krala koşmuş ve bulduğu yazıyı anlatmış. Kral, saray meydanında büyük bir tören düzenlenmesini emretmiş. Herkes ağacın çevresine gelip bir dilek söyleyecekmiş. Fakat tören başladığında insanlar birbiri ardına yalnızca kendi isteklerini anlatmış: Daha büyük evler, daha hızlı atlar, daha pahalı giysiler… Ağaçtan tek bir yaprak bile kıpırdamamış.
Rami kalabalığın önüne çıkmış. “İnsanlar birbirine yardım etmeden güzel dilekler yalnızca havada asılı kalır,” demiş. Sonra meydandaki en yaşlı fırıncıya dönüp “Ekmeğinizi her sabah komşularınızla paylaştığınız için teşekkür ederim,” demiş. Fırıncı şaşırmış ama gülümsemiş. Ardından bir çocuğa, “Kayıp kedileri bulup sahiplerine götürdüğün için seninle gurur duyuyorum,” demiş. Çocuk başını eğerek sevinmiş.
Bu sözler yayıldıkça meydandaki insanlar da birbirlerinin iyiliklerini hatırlamaya başlamış. Terzi, kendisine kumaş taşıyan çırağını; çiftçi, kurak günde kuyusunu paylaşan komşusunu; kral ise yıllardır sarayın ayakkabılarını sessizce onaran Usta Berke’yi anmış. Her güzel sözle ağaçtan hafif bir çınlama yükselmiş. Sonunda gümüş yapraklar ışıldamış, dalların ucunda minicik yeşil tomurcuklar belirmiş.
Kral, Rami’ye sandıklar dolusu altın vermek istemiş. Rami ise “Bahçenin suyunu köylülerle paylaşacak yeni kanallar açın,” diye dilekte bulunmuş. Kral bu isteği kabul etmiş. Kanallar yapılınca kuruyan bahçe yeniden canlanmış; gümüş yapraklı ağacın çevresinde rengârenk çiçekler açmış.
O günden sonra Akçayır’da insanlar birbirlerine güzel söz söylemeyi bir görev değil, sevinç saymış. Rami de ayakkabıcı dükkânını devralmış; yaptığı her ayakkabının içine küçük bir not bırakmış: “İyilikle atılan her adım, bir başkasına yol olur.” Böylece klasik masallar gibi dilden dile anlatılan bu öyküde herkes, en parlak hazinenin paylaşılmış bir teşekkür olduğunu öğrenmiş.




