Andersen Masalları

Kum Saati Sarayının Unuttuğu Şarkı

Uzak bir ülkenin, tepeleri lavanta kokan sakin bir köyünde Lorin adında meraklı bir çocuk yaşardı. Lorin’in en büyük tutkusu, eski eşyaların anlattığı hikâyeleri dinlemekti. Çatlak fincanların, paslı anahtarların ve kırık oyuncakların bile bir zamanlar güzel bir sırrı olduğuna inanırdı. Bir gün büyükannesinin sandığından, içi altın kumlarla dolu küçük bir kum saati çıktı.

Kum saatinin camında incecik harflerle şu sözler yazılıydı: “Beni ters çeviren, unutulmuş şarkının izini bulur.” Lorin merakla saati çevirdi. Kumlar aşağıya akmak yerine havada asılı kaldı. Ardından odanın ortasında gümüş bir kapı belirdi. Kapının ardında, uzak bir vadide yükselen, kuleleri saat kadranlarına benzeyen görkemli bir saray görünüyordu.

O gece Lorin, gümüş kapıdan geçerek saraya ulaştı. Sarayın duvarları inci gibi parlıyor, koridorlarında yüzlerce saat sessizce duruyordu. En büyük salonda, mermer bir tahtın üzerinde yaşlı bir kraliçe oturuyordu. Kraliçenin adı Selya’ydı. Başındaki taç, donmuş yıldızlardan yapılmıştı; fakat gözlerinde neşe yerine derin bir özlem vardı.

“Sarayımız bir zamanlar her sabah aynı şarkıyla uyanırdı,” dedi Selya. “Bu şarkı söylendiğinde çiçekler açar, saatler neşeyle ilerler, insanlar birbirlerinin iyiliğini hatırlardı. Fakat yıllar önce şarkının son notası kayboldu. O günden beri burada zaman durmuş gibi. Şarkıyı bulamazsak saray, sessizlik içinde taşlaşacak.”

Lorin, kraliçenin gösterdiği üç yolu inceledi. Birinci yol aynalarla kaplıydı. İkinci yol, duvarlarında altın harfler bulunan uzun bir merdivene uzanıyordu. Üçüncü yol ise karanlık değildi ama kimsenin gitmediği kadar sessizdi. Lorin, en parlak yolu seçmek yerine sessiz koridora girdi. Çünkü ona göre bazı cevaplar, kendini göstermek için bağırmazdı.

Koridorun sonunda küçücük bir oda buldu. Odada, kanatları gümüş tozlarla kaplı bir saat kuşu duruyordu. Kuşun gagasında tek bir nota işareti vardı. Lorin yaklaşınca kuş konuştu: “Son nota kaybolmadı. Onu herkesin unuttuğu bir yerde sakladılar.”

“Nerede?” diye sordu Lorin.

“Bir şarkının içinde değil, onu söyleyenlerin kalbinde,” dedi kuş. “Saray halkı yıllar boyunca şarkıyı yalnızca kusursuz söylemeye çalıştı. Kimse şarkının neden doğduğunu hatırlamadı. Oysa ilk ezgi, birbirine yardım eden insanların sevinçlerinden oluşmuştu.”

Lorin büyük salona döndü ve kraliçeden bütün saray halkını çağırmasını istedi. Fırıncı Mero, bahçıvan Tavin, kütüphaneci Odesa ve saat ustası Belun birer birer geldiler. Lorin onlardan şarkıyı söylemelerini değil, şarkının doğduğu günü anlatmalarını istedi.

Mero, yıllar önce aç kalan çocuklara ekmek dağıttığını söyledi. Tavin, kuruyan bahçeye kendi suyunu taşıyan komşusunu anlattı. Odesa, okuyamayan yaşlı bir kadına her akşam kitap okuduğunu hatırladı. Belun ise bozulan saatleri karşılık beklemeden onardığı günlerden söz etti. Her anı anlatıldıkça sarayın durmuş saatlerinden biri usulca çalışmaya başladı.

Sonunda Kraliçe Selya ayağa kalktı. O da şarkının ilk ezgisini, savaş değil barış isteyen çocuklar için bestelediğini hatırladı. Fakat yıllar içinde ezginin anlamını unutmuş, yalnızca güzel ve kusursuz duyulmasına önem vermişti. Kraliçe gözlerini kapatarak şarkıyı yeniden söylemeye başladı. Sesi titriyordu ama içtenlikle parlıyordu.

Lorin ve saray halkı ona katıldı. Kimsenin sesi diğerine benzemiyordu; kimi ince, kimi kalın, kimi yavaş, kimi neşeliydi. Yine de bütün sesler birleşince sarayın taş duvarlarında sıcak bir ışık dolaştı. Kum saatindeki altın taneler yeniden akmaya başladı. Kulelerdeki saatler aynı anda çaldı ve bahçedeki kapalı çiçekler birer birer açıldı.

Selya, Lorin’e değerli mücevherler vermek istedi. Lorin ise yalnızca küçük kum saatini geri istedi. “Bunu köyüme götüreceğim,” dedi. “İnsanlar bazen mutluluğun uzak bir yerde saklandığını sanıyor. Oysa onu hatırlamak için birbirlerini dinlemeleri yeterli.”

Lorin köyüne döndüğünde, kum saatinin içindeki altın taneler artık her iyilikte biraz daha parlıyordu. O günden sonra köylüler her akşam bir araya gelip birbirlerine teşekkür etti. Saray ise her sabah farklı bir sesle uyandı. Böylece herkes, en güzel şarkının kusursuz söylenen değil, iyilikle başlayan şarkı olduğunu öğrendi. Bu öğreti, dilden dile yayılarak Andersen masalları gibi unutulmayan masallar arasında yerini aldı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu