Kaya Çiçeğinin Göğe Yazdığı Söz

Yelkovan Vadisi’nde, sabahları güneşten önce uyanan küçük bir köy vardı. Köyün evleri sarı taşlardan yapılmış, çatılarında ise rüzgârla dönen renkli değirmenler bulunurdu. Vadinin ortasından geçen berrak pınar, yıllardır köylülere su verir; çocuklar kıyısında taş sektirir, yaşlılar gölgeli söğütlerin altında masallar anlatırdı.
Bir ilkbahar sabahı pınar birdenbire inceldi. Önce suyun sesi fısıltıya dönüştü, sonra taşların arasından yalnızca birkaç damla süzülmeye başladı. Köylüler kovalarını doldurabilmek için uzun sıralar oluşturdu. Herkes bir çözüm aradı, fakat pınarın neden küstüğünü kimse anlayamadı.
Köyde yaşayan on yaşındaki Lalin, büyükannesinin sandığında bulduğu eski bir parşömeni hatırladı. Parşömende, vadinin en yüksek yamacında açan ve yalnızca iyilikle söylenen sözleri duyduğunda parlayan bir kaya çiçeğinden söz ediliyordu. Rivayete göre bu çiçek, dağların ilk günlerinde gökyüzüyle yeryüzü arasında yapılmış bir anlaşmanın bekçisiydi.
Lalin, parşömeni köy meydanında okudu. Bazı köylüler gülümsedi, bazıları ise bunun çocukça bir efsane olduğunu söyledi. Ancak değirmenci Suna, Lalin’in yanına gelip eline küçük bir bakır matara verdi. “Efsaneler bazen unutulmuş gerçeklerin ay ışığında parlayan izleridir,” dedi. “Yolun açık olsun.”
Lalin yola çıkarken yanına kuru ekmek, bir parça peynir ve dedesinden kalma pusulayı aldı. Pusula kuzeyi değil, yardım edilmesi gereken yeri gösterirdi. Orman patikasında kanadı incinmiş bir saksağan görünce hemen durdu. Kuşun ayağına ince bir ot sardı. Pusulanın ibresi hafifçe parladı ve yamaca doğru döndü.
Bir süre sonra Lalin, susuzluktan boynunu bükmüş genç bir ardıç fidanına rastladı. Matarasındaki suyun yarısını fidanın köklerine döktü. “Büyümen uzun sürebilir,” diye fısıldadı, “ama beklemek de bir iyilik türüdür.” O anda uzaklarda, taşların içinden gelen ince bir çınlama duyuldu. Lalin sesin peşinden yürüdü.
Yol, bulutların arasına uzanan dar bir kaya köprüsüne çıktı. Köprünün sonunda dev bir duvar yükseliyordu. Duvarın üzerinde, yaprakları gümüş renkli bir çiçek kabartması vardı. Lalin parşömendeki işareti taşın üzerine koyunca duvar açıldı ve karşısına, göğe doğru kıvrılan merdivenler çıktı.
Merdivenlerin en üstünde gerçek kaya çiçeği duruyordu. Yaprakları taştan, ortası ise ay ışığı gibi parlaktı. Fakat çiçeğin çevresinde üç çatlak vardı. Her çatlaktan kuru bir rüzgâr yükseliyor, vadinin suyunu uzaklara savuruyordu.
Çiçeğin içinden yumuşak bir ses geldi: “Dağlar, insanlara suyu emanet eder; insanlar da birbirlerine iyiliği. Bu söz unutulduğunda pınar susar. Vadide herkes yalnızca kendi kovasını doldurmayı düşündü. Emaneti yeniden hatırlatacak bir söz söyle.”
Lalin hemen cevap vermedi. Köy meydanında gördüğü telaşı, birbirini iten insanları ve suyu saklayanları düşündü. Sonra saksağanın kanadını, ardıç fidanını ve Suna’nın verdiği matarayı hatırladı. Ellerini çiçeğin üzerine koyarak şöyle dedi: “Bir damla bile paylaşılırsa çoğalır; iyilik elden ele geçerse vadiler yeniden yeşerir.”
Bu söz duyulur duyulmaz gümüş yapraklar titreşti. Çatlaklardan çıkan rüzgâr, Lalin’in etrafında döndü ve göğe yükseldi. Ardından dağın içinden derin bir uğultu geldi. Uzakta önce ince bir çizgi belirdi, sonra pınarın suyu gürül gürül akmaya başladı. Su, yamaçlardan süzülüp vadinin taşlarına neşeli halkalar çizdi.
Lalin köye döndüğünde herkes onu bekliyordu. Köylüler, pınarın başına büyük bir taş yalak yapmaya ve suyu sırayla kullanmaya karar verdiler. Her ev, ortak bahçeye bir fidan dikti. Yıllar geçtikçe vadi yeniden yeşerdi; kaya çiçeğinin parıltısı ise her bahar gecesi bulutların arasından görünür oldu.
Bugün bile Yelkovan Vadisi’nde çocuklar, pınardan su içmeden önce birbirlerine küçük bir iyilik sözü verir. Köyün yaşlıları bu olayı vadinin en güzel efsanelerinden biri olarak anlatır. Lalin’in sözü ise taşlara kazınmış hâlde durur: Paylaşılan iyilik, dağların bile hatırladığı bir ışıktır.




