Türküler ve Hikayeleri

Yaylanın Sessiz Çıngırağı

Çınarova köyünün en yüksek yerinde, rüzgârın otları dalga gibi salladığı küçük bir yayla vardı. Yaylanın girişinde, yıllardır çalmayan bir çıngırak asılı dururdu. Köyde herkes onun eskiden çobanları karşıladığını söyler, fakat neden sustuğunu kimse bilmezdi. On iki yaşındaki Aras, bu çıngırağın sesini bir gün mutlaka duyacağına inanırdı.

Aras’ın ninesi Suna Hanım, akşamları tandırın yanında oturur ve eski türküler ve hikayeleri anlatırdı. Her türkünün bir yolculuğu, her ezginin bir hatırası olduğuna inanırdı. Bir gece, “Yayla Yolu” adını verdiği türküyü mırıldanmaya başladı. Türkünün ilk dizeleri neşeli, ortası kıvrak, sonu ise sanki yarım kalmış bir cümle gibiydi.

“Nine, bu türkü neden bitmiyor?” diye sordu Aras.

Suna Hanım, bakır tasındaki suya bir tutam nane bıraktı. “Çünkü son dizesini kimse tek başına söyleyemez,” dedi. “Bu türkü, köyde yaşayan herkesin sesinden bir parça ister. Bir zamanlar insanlar sırayla kendi sözlerini ekler, sonra türküyü birlikte tamamlarmış. Zaman geçtikçe herkes kendi işine dalmış ve ezginin sonu unutulmuş.”

Aras o gece kararını verdi. Ertesi sabah tahta çantasını omzuna takıp köyü dolaşmaya başladı. Önce değirmenci Poyraz Usta’ya uğradı. Poyraz Usta, un çuvallarının arasından incecik bir melodi çıkardı. Bu ezginin, değirmen taşlarının sabırlı dönüşünü anlattığını söyledi. Aras sözleri defterine yazdı.

Sonra çömlekçi Narin Teyze ile konuştu. Narin Teyze, çamura şekil verirken parmaklarının çıkardığı tıkırtıyı dinlediğini anlattı. Ona göre her kap, içine konacak iyiliği bekleyen küçük bir yuva gibiydi. Aras bu düşünceyi de türkünün bir başka dizesine dönüştürdü.

Dere kenarında örgü ören çocuklar, yağmurdan sonra taşların üstünde sıçrayan ışıkları anlattı. Arıcı Duru, arıların birlikte çalışınca nasıl güzel bir bal yaptığını söyledi. Köyün en yaşlı ağacı olan dut ağacının altında oturan Cemil Dede ise uzak yollara gidenlerin, geride bıraktıkları evleri kalplerinde taşıdığını hatırlattı.

Aras her kişiden bir ses, bir söz ya da küçük bir anı aldı. Fakat türkünün son dizesi hâlâ eksikti. Defterindeki sayfalar dolmuş, akşam serinliği yaylaya inmeye başlamıştı. Tam umudunu kaybedecekken eski çıngırağın yanına gitti. Çıngırağın ipi gevşemiş, içindeki küçük dil ise yosunların arasında sıkışmıştı. Aras onu çekip çıkarmadı. Önce çıngırağı temizledi, ipini düzeltti ve köyden topladığı bütün sözleri yüksek sesle okudu.

O sırada rüzgâr ansızın yön değiştirdi. Çıngırağın dili hafifçe sallandı. “Çın!” diye ince bir ses duyuldu. Bu ses, Aras’ın defterindeki dizeler arasında bir boşluk açtı. Aras, türkünün son sözünü bulmuştu:

“Bir ses tek başına yankı, gönüller yan yana türkü olur.”

O akşam köy meydanında herkes toplandı. Poyraz Usta tahta kaşığıyla ritim tuttu, Narin Teyze avuçlarını birbirine vurarak tempo verdi, çocuklar dere ışıklarını anlatan dizeleri söyledi. Suna Hanım türkünün başlangıcını mırıldandı. Aras ise farklı sesleri birbirine bağladı. Kimi yerde ezgi yükseldi, kimi yerde yavaşladı; ama hiç kimse diğerinin sesini bastırmadı.

Türkü tamamlandığında meydanda kısa bir sessizlik oldu. Ardından yayladaki çıngırak çalmaya başladı. Sesi, evlerin kiremitlerine, değirmenin kanatlarına ve uzak tepelerdeki çiçeklere kadar yayıldı. Köylüler, yıllardır aradıkları şeyin eski bir ezgi değil, birbirlerini dinleme alışkanlığı olduğunu anladı.

O günden sonra Çınarova’da her bahar bir türkü akşamı düzenlendi. Herkes kendi ailesinden duyduğu bir ezgiyi ve o ezginin ardındaki hikâyeyi paylaştı. Aras’ın defteri de köyün ortak kitabı oldu. Sayfalarına yeni türküler eklendi, fakat en sevilen dize hep aynı kaldı: Birlikte söylenen şarkı, en uzak kalbe bile yol bulur.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu