Rüzgârın Unuttuğu Mavi Düğme

Denizden uzak, tepeleri lavanta kokan Ilıcaköy’de Poyraz adında meraklı bir çocuk yaşardı. Poyraz, her sabah köyün taş yollarında dolaşır, farklı sesleri dinlerdi. Çatıdaki kiremitlerin tıkırtısını, arıların vızıltısını ve uzaklardaki derenin şırıltısını birbirinden ayırt edebilirdi.
Bir gün, yıllardır çalışmayan eski değirmenin yanında parlayan bir şey gördü. Eğilip baktığında bunun avuç içi kadar, masmavi bir düğme olduğunu fark etti. Düğmenin üzerinde incecik gümüş bir çizgi vardı. Poyraz onu eline alır almaz çevredeki rüzgâr birdenbire sustu. Yapraklar havada asılı kaldı, değirmenin kanatları durdu, hatta köy meydanındaki çan bile sessizleşti.
Poyraz şaşkınlıkla düğmeyi cebine koydu. O anda uzaktan, değirmenin içinden gelen ince bir ses duydu:
“Beni yerine takmadan hiçbir esinti yolunu bulamaz.”
Eski değirmenin kapısı daha önce hiç açılmamıştı. Poyraz, kapının tokmağına dokunduğunda kapı gıcırdayarak aralandı. İçeride un çuvalları yerine renkli iplikler, tahta makaralar ve duvar boyunca uzanan küçük cepler vardı. Bu ceplerin her birinde farklı bir rüzgâr saklanıyordu: ılık yaz esintisi, serin dere soluğu, çam kokulu dağ yeli ve daha niceleri.
Değirmenin ortasında, saçları bulut gibi kabarık yaşlı bir kadın oturuyordu. Adı Saye’ydi. Köyün rüzgârlarını yıllardır düzenlediğini anlattı. Ancak değirmenin ana düğmesi kopunca bütün esintiler ceplerinde sıkışıp kalmıştı.
“Düğmeyi bulduğuna göre onu hemen yerine takabiliriz,” dedi Saye.
Poyraz düğmeyi uzattı ama düğme avucundan kayıp yere yuvarlandı. Tam o sırada küçük bir cep açıldı ve içinden telaşlı bir fısıltı çıktı. Bu, köyün neşeli sabah rüzgârıydı. Uzun zamandır dışarı çıkamadığı için yönünü unutmuştu. Düğme ise yalnızca yerine takılmayı değil, hangi esintinin nereye gideceğini bilen birini bekliyordu.
Saye, Poyraz’a dört iplik verdi. Her ipliğin ucunda başka bir renk vardı. Mavi iplik denizi, yeşil iplik ormanı, sarı iplik tarlaları, beyaz iplik ise evlerin bacalarını gösteriyordu. Poyraz önce mavi ipliği çekti. Fakat deniz rüzgârı aceleyle çıkıp köyün bütün kâğıtlarını havaya savurdu. Sonra yeşil ipliği denedi; bu kez yapraklar dönüp dönüp insanların başına kondu.
Poyraz başarısız oldukça canı sıkıldı. Saye ona, “Rüzgârı yönetmek isteyen önce onu dinlemeli,” dedi. Poyraz gözlerini kapattı. Kâğıtların hışırtısını, yaprakların fısıltısını ve uzaktan gelen dalga sesini dikkatle dinledi. Her esintinin küçük bir isteği olduğunu anladı.
Deniz rüzgârı kıyıya dönmek, orman yeli ağaçların arasından geçmek, tarla esintisi buğdayları sallamak, beyaz soluk ise evlere temiz hava taşımak istiyordu. Poyraz iplikleri zorla çekmek yerine onları yan yana, yumuşak düğümlerle bağladı. Sonra mavi düğmeyi değirmenin ortasındaki boşluğa yerleştirdi.
Değirmen önce derin bir nefes aldı. Ardından kanatları yavaşça dönmeye başladı. Ceplerdeki esintiler birbirine karışmadan, kendi yollarını bularak dışarı çıktı. Deniz kokusu kıyıya, çam kokusu tepelere, ılık rüzgâr tarlalara ulaştı. Köy meydanındaki çan da tatlı bir sesle çaldı.
Saye, Poyraz’a küçük bir tahta düdük verdi. “Bu düdük yalnızca rüzgârı çağırmaz,” dedi. “Dinlemeyi unuttuğunda sana sessizliğin de bir şey anlattığını hatırlatır.”
O günden sonra Poyraz, Ilıcaköy’de rüzgârların bekçisi oldu. İnsanlar ne zaman aceleyle konuşsa, o mavi düğmeyi gösterip biraz dinlenmelerini önerdi. Çünkü Poyraz’ın öğrendiği en önemli şey şuydu: Bazen en güzel cevap, hemen konuşmakta değil, önce dünyayı dikkatle dinlemektedir.
Bu masal oku keyfi, sessiz bir akşamda daha da güzelleşsin diye Poyraz her gece penceresini aralık bırakırdı. Dışarıdan gelen esinti, mavi düğmeye dokunur gibi hafifçe uğuldar ve köyün üzerine huzurlu bir uyku serperdi.




