Korku Hikayeleri

Penceredeki Üçüncü Yansıma

Kavaklıdere’nin en yüksek evinde yaşayan Nora, geceleri penceresinden gökyüzünü seyretmeyi çok severdi. Evinin karşısında ne sokak lambası ne de başka bir ev vardı; yalnızca ay ışığı, eski söğüt ağacının dalları ve uzakta uyuyan tepeler görünürdü. Nora, karanlıktan biraz çekinse de merakına yenilir, herkes uyuduktan sonra perdeyi aralayıp dışarı bakardı.

Bir sonbahar gecesi, camda tuhaf bir şey fark etti. Pencerede normalde iki yansıma görmesi gerekirdi: biri kendisinin, diğeri arkasındaki kitaplığın. Fakat o gece, omzunun yanında üçüncü bir gölge duruyordu. Gölge uzun kulaklı, yuvarlak başlı ve elinde minicik bir fener taşıyan bir varlığa benziyordu.

Nora hızla arkasına döndü. Odada kimse yoktu. Feneri kapattı, yatağının üzerine oturup derin bir nefes aldı. Yeniden cama baktığında üçüncü yansıma hâlâ oradaydı. Üstelik küçük varlık, bu kez elini kaldırıp pencerenin alt köşesini gösteriyordu.

“Benden korkmamı mı istiyorsun?” diye fısıldadı Nora.

Yansıma başını iki yana salladı. Sonra buğulanan camın üzerine yuvarlak bir şekil çizdi. Şeklin ortasında küçük bir yıldız vardı. Nora parmağıyla cama dokunduğunda, pencerenin ahşap çerçevesinden ince bir tıkırtı geldi. Alt tahtanın içinde gizli bir düğme buldu. Düğmeye basınca pencerenin altında daha önce hiç görmediği daracık bir kapak açıldı.

Kapaktan içeri, gümüş renkli bir ışık sızıyordu. Nora korkusunu cebine koyduğu küçük bir cesaret taşı gibi yanında taşıyarak eğildi ve aşağı baktı. Evin temelinin altında, taşlarla çevrili gizli bir geçit uzanıyordu. Geçidin duvarlarında yüzlerce fener resmi vardı. Bazıları parlak, bazıları soluk, bazılarıysa neredeyse silinmişti.

Üçüncü yansıma, kapının eşiğinde belirip fenerini salladı. Nora, varlığın aslında korkunç görünse de yüzünde üzgün bir gülümseme bulunduğunu fark etti. Onu izleyerek geçitten ilerledi. Yol, evin altından başlayıp söğüt ağacının köklerine kadar uzanıyordu. Köklerin arasında, camdan yapılmış kocaman bir oda vardı.

Odanın ortasında sönük bir fener duruyordu. Fenerin çevresinde kasabanın anıları gibi görünen küçük ışık küreleri asılıydı. Bir kürede çocukların kahkahası, diğerinde pazar yerindeki şarkılar, bir başkasında yaşlı bir kadının anlattığı komik bir bilmece parlıyordu. Ancak bütün kürelerin ışığı gün geçtikçe azalıyordu.

“Ben Pırıltı,” dedi üçüncü yansıma. Sesi, kuru yaprakların birbirine sürtünmesi kadar hafifti. “Bu fener, insanların güzel anılarını korur. Kasabalılar uzun zamandır yalnızca endişelerini düşünüyor. Bu yüzden neşeli anılar kararıyor. Fener tamamen sönerse, herkes geceleri duyduğu en küçük sesi bile büyük bir korku sanacak.”

Nora feneri incelemek için eğildi. Camın üzerinde tek bir boş yer vardı. Oraya, insanların birlikte yaptığı yeni bir güzel anı yerleştirmek gerekiyordu. Fakat gece yarısıydı ve kasabada kimse uyanık değildi.

“Sabahı bekleyebiliriz,” dedi Nora.

Pırıltı başını salladı. “Korku beklemeyi sevmez. Ama cesaret, yardım istemeyi bilir.”

Nora hemen evine döndü. Önce annesini uyandırdı ve gördüklerini anlattı. Annesi onu dikkatle dinledi, sonra eline bir sepet sıcak çörek verdi. İkisi birlikte komşuların kapılarını çaldı. Kimi uykulu gözlerle çıktı, kimi önce şaşırdı, kimi de penceredeki üçüncü yansımayı görünce irkildi. Nora hepsine, “Korktuğumuz şeyi birlikte anlayabiliriz,” dedi.

Kasabalılar söğüt ağacının altında toplandı. Biri eski bir kukla gösterisi yaptı, biri komik bir şapka taktı, çocuklar da gün içinde başlarına gelen en neşeli olayları anlattı. Başta sesler çekingen çıktı, fakat kısa süre sonra kahkahalar gecenin sessizliğini doldurdu. Her kahkaha, cam odadaki bir ışık küresini yeniden parlatıyordu.

Sonunda fenerin boş yeri de doldu. İçinde, insanların korktuklarında birbirlerinin elini tuttuğu sıcacık bir anı ışıldadı. Pırıltı küçüldü, yumuşak bir parıltıya dönüştü ve Nora’nın pencere camından içeri süzüldü. O günden sonra üçüncü yansıma her gece görünmedi. Yalnızca kasabada biri kendini yalnız veya korkmuş hissettiğinde ortaya çıktı.

Nora ise karanlığın her zaman saklanacak bir şey taşımadığını öğrendi. Bazen karanlık, ışığın nerede unutulduğunu gösteren sessiz bir işaretti. Kavaklıdere’de geceler yine sessizdi, ama hiç kimse o sessizliği tek başına dinlemiyordu.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu