Geceyi Katlayan Kâğıt Kayık

Kasabanın en sessiz sokağında, penceresinin önünde küçük bir masa bulunan Suna yaşardı. Suna’nın en sevdiği şey, uyumadan önce kâğıt katlamaktı. Gündüzleri renkli kuşlar, minicik evler ve komik şapkalar yapardı. Fakat o gece eline aldığı kâğıt bembeyazdı. Üzerinde ne bir çizgi ne de bir leke vardı. Suna kâğıdı dikkatle katladı ve ortaya küçük bir kayık çıkardı.
Tam o sırada ay, odanın zeminine gümüş bir ışık serdi. Işığın içinden incecik bir ses duyuldu: “Bu kayık, uykuya giden yolu bulmak isteyenlere yardım edebilir.” Suna şaşırdı ama korkmadı. Kayığın önüne minicik bir yıldız çizdi, içine de yumuşak bir pamuk parçası koydu. Sonra penceresini açtı. Dışarıda, daha önce hiç görmediği bir nehir vardı. Nehir, evlerin arasından sessizce akıyor, suyun üzerinde yıldızlar yüzüyordu.
Suna kayığı suya bıraktı. Kâğıt kayık batmak yerine ışıldadı ve ağır ağır ilerlemeye başladı. Suna da onun peşinden yürüdü. İlk durduğu yerde, yuvarlak çatılı bir evin penceresi açıktı. İçeride küçük bir çocuk yatağında dönüp duruyordu. Yorganı sıcaktı ama zihninde bütün günün düşünceleri dolaşıyordu. Kayık, güvertesinden bir pamuk parçası bıraktı. Pamuk, çocuğun başucunda yumuşak bir buluta dönüştü. Bulutun içinden günün güzel anıları seçildi: sıcak çorbanın kokusu, annesinin gülümsemesi ve bahçedeki sarı kelebek.
Çocuk derin bir nefes aldı. Düşünceleri yavaşladı ve gözleri huzurla kapandı. Suna, kayığın yeniden nehre açıldığını görünce gülümsedi. Biraz ileride, çatı katında yaşlı bir saatçi vardı. Saatçi uyuyamıyordu çünkü dükkânındaki saatlerin sesini birbirine karıştırıyordu. Kayık, suya üç damla ışık bıraktı. Işıklar, saatlerin tik taklarını düzenli bir ezgiye çevirdi. Saatçi, bu ezgiyi dinlerken başını koluna yasladı ve uzun zamandır ilk kez rüyasında masmavi bir kır gördü.
Suna yürümeye devam etti. Nehir onu, çiçek saksılarıyla dolu bir balkona götürdü. Balkonda genç bir kız oturuyor, yarın söyleyeceği şiiri unutacağından endişeleniyordu. Kâğıt kayık, içinden küçük bir not çıkardı. Notta yalnızca şu cümle yazıyordu: “Kalbindeki güzel sözler, hatırlamak için biraz sessizliğe ihtiyaç duyar.” Kız gözlerini kapattı, şiirinin ilk dizesini fısıldadı. Sonra diğer dizeler, su damlaları gibi kendiliğinden geldi. İçini kaplayan telaş dağıldı.
Gece ilerledikçe kayık daha da büyüdü. Artık içine Suna bile rahatça oturabiliyordu. Nehir, kasabanın dışındaki ayçiçeği tarlasına doğru uzandı. Ayçiçekleri başlarını geceye eğmişti. Suna, çiçeklerin de gün boyu güneşi beklemekten yorulduğunu fark etti. Kayığın yıldız çizimi parladı ve nehrin üzerine sakin bir ninni yayıldı. Ayçiçekleri birer birer yapraklarını kapattı. Tarlanın üzerinde, altın renkli ve dingin bir sessizlik oluştu.
Suna, o ninninin yalnızca başkalarına değil, kendisine de iyi geldiğini anladı. Çünkü gün boyunca herkese yetişmeye çalışmış, kendi yorgunluğunu fark etmemişti. Kayığın içine uzandı. Pamuk yastık başının altında yumuşacık oldu. Nehir onu evinin penceresine kadar taşıdı. Sabah olmadan hemen önce Suna yatağına döndü ve kâğıt kayığı komodinin üzerine koydu.
Ertesi gün kayık sıradan bir kâğıt parçası gibi görünüyordu. Fakat Suna ne zaman birinin uykusunun kaçtığını duysa, ona küçük bir kâğıt kayık yapmayı sürdürdü. Kayıklar her defasında başka bir biçime büründü: Kimi huzurlu bir bulut taşıdı, kimi güzel bir anıyı, kimi de cesaret veren tek bir cümleyi. Böylece kasabada herkes, gecenin sessizliğinde kalbine iyi gelen şeyi bulmayı öğrendi. Suna ise uyumadan önce pencereye bakıp fısıldadı: “Her gece, huzura açılan küçük bir nehir vardır.”




