Ay Işığında Kendi Kendine Açılan Sandık

Uzak çöllerin birinde, geceleri yıldızların yere serilmiş boncuklar gibi parladığı Lâcivert Şehir kuruluydu. Bu şehirde herkesin bildiği bir kervansaray vardı. Kervansarayın avlusunda, akşamları yaşlı hikâye anlatıcısı Dürdane Nine oturur, yolculara geçmişten kalan masalları anlatırdı. Onun yanında, meraklı ve dikkatli torunu Narin yaşardı.
Narin, Dürdane Nine’nin anlattığı bin bir gece masalları arasında en çok, kaybolan şeyleri yeniden bulduran gizemli sandığın öyküsünü severdi. Rivayete göre bu sandık, yalnızca ay ışığı yere gümüş bir yol çizdiğinde ortaya çıkar, kapağı da iyi niyetli bir çocuğun dokunuşuyla açılırdı. Sandığın içinde altın ya da mücevher değil, insanların unuttuğu güzel duygular bulunurdu.
Bir gece, kervansarayın avlusundaki çeşme aniden susuverdi. Şehir halkı kovalarını dolduramayınca telaşa kapıldı. Kervanlar yola çıkamadı, fırıncılar hamur yoğuramadı, çocuklar da susuzluktan oyunlarını yarıda bıraktı. Dürdane Nine, Narin’e baktı ve sessizce, “Bazı sorunların anahtarı, en çok bağıranın değil, en dikkatli dinleyenin elindedir,” dedi.
Narin, çeşmenin çevresinde dolaşırken taşların arasından ince bir tıkırtı duydu. Ay ışığı avluya uzanan gümüş bir yol çizmişti. Yolun sonunda, üstünde hiçbir kilit bulunmayan küçük, lacivert bir sandık duruyordu. Narin elini kapağa koyar koymaz sandık açıldı. İçinden yumuşak, altın renkli bir ışık yükseldi ve üç küçük nesne göründü: kurumuş bir hurma çekirdeği, çatlamış bir bakır tas ve mavi bir iplik yumağı.
Sandığın içinden fısıltıyla bir ses geldi: “Her nesne bir soruya cevap verir. Fakat cevabı bulmak için onu tek başına kullanamazsın.” Narin önce hurma çekirdeğini avucuna aldı. Çekirdek ısındı ve çeşmenin arkasındaki eski duvara doğru ışık saçtı. Narin duvarı incelediğinde, taşların arasında tozla kapanmış bir kanal fark etti. Ancak kanalın ağzı, büyük bir kaya yüzünden tıkanmıştı.
Narin yardım istemek için meydana koştu. Fırıncı Rauf Usta, dokumacı Selma Hanım, kervancı Bekir ve çocuklar onun peşinden geldi. Hep birlikte kayayı ittiler, fakat kaya yerinden oynamadı. Bunun üzerine Narin, sandıktan çıkan bakır tası çeşmenin önüne koydu. Tas, herkesin duyabileceği bir sesle, “Gücünüzü ayrı ayrı harcarsanız yorulursunuz; birlikte verirseniz yol açılır,” dedi.
Şehir halkı el ele verdi. Büyükler omuzlarıyla, çocuklar küçük elleriyle kayaya dayandı. Tam o sırada mavi iplik yumağı kendi kendine çözülerek bütün ellerin çevresinde ince bir halka oluşturdu. İnsanlar aynı anda itince kaya yuvarlandı ve kapalı kanal açıldı. Önce birkaç damla, sonra berrak bir su akmaya başladı. Su, çeşmenin taş ağzına ulaştığında avluyu neşeli bir şırıltı doldurdu.
Herkes sevinçle bağırdı. Rauf Usta ekmeklerini, Selma Hanım renkli kumaşlarını, Bekir de kervanındaki hurmaları paylaşmak istedi. Narin ise sandığın hâlâ kapanmadığını fark etti. İçinden son bir ışık yükseldi ve şu sözler duyuldu: “Bulduğunuz su, yalnızca susuzluğu değil, kalplerdeki uzaklığı da giderecek. Paylaşmayı unutursanız çeşme yeniden susar.”
O günden sonra Lâcivert Şehir’de her akşam herkes elindekinden birazını komşusuna ayırdı. Kervansarayın avlusunda yolculara yemek ikram edildi, çeşmenin başında kimse geri çevrilmedi. Narin, sandığı yeniden bulmak için ay ışığını bekledi; fakat sandık bir daha görünmedi. Çünkü onun sırrı artık şehirde yaşayanların davranışlarına dönüşmüştü.
Dürdane Nine, Narin’in saçlarını okşayıp, “En güzel masallar, anlatıldıkça değil, yaşandıkça büyür,” dedi. O gece gökyüzündeki yıldızlar daha parlak göründü. Lâcivert Şehir’in çeşmesi sabaha kadar şırıldarken, uzak diyarlardan gelen yolcular da bu iyilik öyküsünü kendi evlerine taşıdı.




