Ödünç Kanatların Bedeli

Yeşil tepelerin arasında, sabahları çiy damlalarıyla parlayan küçük bir vadi vardı. Bu vadide tavşanlar hızlı koşar, sincaplar fındık toplar, kelebekler de çiçekten çiçeğe konardı. Vadinin en meraklı saksağanı ise Pırıltı adında genç bir kuştu. Pırıltı’nın tüyleri siyah beyazdı, fakat o tüylerini yeterince gösterişli bulmazdı.
Bir gün gökyüzünde süzülen kartalları görünce iç geçirdi. “Keşke ben de onlar kadar heybetli olsaydım,” diye mırıldandı. “O zaman bütün vadi benim ne kadar özel olduğumu konuşurdu.” O sırada çalılıkların arasından uzun, renkli tüyler taşıyan bir sülün çıktı. Sülünün kanatları güneşte bakır, lacivert ve altın rengi parlıyordu.
Pırıltı hemen yanına uçtu. “Ne kadar güzel kanatların var! Onları bir günlüğüne bana ödünç verir misin?” diye sordu. Sülün şaşırdı. “Kanatlarım bedenime bağlıdır, nasıl ödünç verebilirim?” Pırıltı başını yana eğdi. “Tüylerini demek istiyorum. Birkaçını kanatlarıma takarım, herkes beni görkemli sanır. Akşam olunca geri getiririm.”
Sülün, Pırıltı’nın isteğini biraz tuhaf bulsa da onu kırmak istemedi. Dökülen birkaç uzun tüyü verdi. Pırıltı bunları kendi kanatlarına özenle yerleştirdi. Sonra vadinin ortasındaki yüksek kayanın üzerine konup göğsünü kabarttı.
“Bakın!” diye seslendi. “Artık vadinin en güzel kuşu benim. Üstelik en yükseğe de ben uçabilirim.” Tavşanlar şaşkınlıkla yukarı baktı. Sincaplar fısıldaştı. Pırıltı, duyduğu her hayranlık sözünde biraz daha büyüklendi. Sülünün tüylerini takmakla kalmamış, başka kuşlardan da renkli tüyler toplamıştı. Kendisini tanımayan yavru kuşlara, “Bu tüylerin hepsi bana ait,” diyordu.
O gün öğleden sonra vadinin üzerine güçlü bir rüzgâr geldi. Pırıltı, kalabalığın önünde gösteri yapmak için kayanın tepesinden havalandı. Fakat ödünç tüyler farklı yönlere savruluyor, kanatlarının arasına dolanıyordu. Pırıltı sağa dönmek istedi, sola sürüklendi. Aşağıdaki çimenlere düşmeden önce dikenli bir çalının üzerine tutunabildi.
Vadidekiler ona yardım etmek için koştu. Tavşanlar çalıların dallarını ayırdı, sincaplar yere düşen tüyleri topladı. Sülün ise sessizce Pırıltı’nın yanına geldi. Pırıltı başını öne eğmişti. Kanatlarında kendi tüylerinden başka neredeyse hiçbir şey kalmamıştı.
“Bana kızgın mısın?” diye sordu Pırıltı. Sülün gülümsedi. “Kızgın değilim. Ama neden kendi kanatlarını beğenmedin?”
Pırıltı bir süre cevap veremedi. Sonra içini döktü: “Herkesin benden daha güzel, daha güçlü ve daha önemli olduğunu düşündüm. Beni fark etsinler istedim.”
Bu sözleri duyan yaşlı baykuş, yakındaki dala kondu. “Fark edilmek için başkasının tüylerine ihtiyaç duyarsan, övgüler de sana ait olmaz,” dedi. “Üstelik ödünç alınan gösteriş, ilk rüzgârda sahibini yarı yolda bırakır. Oysa gerçek yetenek, kimse bakmasa da seninle kalır.”
Pırıltı, o günden sonra kendini başka kuşlara benzetmeye çalışmadı. Kendi siyah beyaz tüylerini temizledi, güçlü gagasıyla sert kabuklu meyveleri kırmayı öğrendi. Bir süre sonra vadideki hiçbir kuşun yapamadığı bir işe başladı: Uzak tepelerde yetişen küçük, tatlı yemişleri bulup yaşlı ve hasta hayvanlara taşıdı.
Hayvanlar onu artık renkli tüyleri yüzünden değil, güvenilir ve yardımsever olduğu için arıyordu. Pırıltı da ilk kez duyduğu övgülerin içini gerçekten ısıttığını fark etti. Sülünün tüylerini dikkatle geri verdi ve teşekkür etti.
O günden sonra vadide herkes şu sözü hatırladı: Başkasının süsüyle parlamak kısa sürer; insanı gerçekten değerli kılan, kendi yeteneğini iyilik için kullanmasıdır.




