Küçük Avuçlarda Büyüyen Bereket

Güneş, Ilgınova’nın toprak damlarının üzerine altın bir örtü sererken Eren, dedesi Salih Efendi’nin dükkânına yardım etmeye gidiyordu. Ramazan ayının üçüncü günüydü. Köyde herkes sahurdan sonra işine koyuluyor, akşam ezanını beklerken birbirine güzel sözler söylüyordu. Eren de oruç tutmayı öğreniyor, susadığı zaman sabrını hatırlayıp kalbinden dua ediyordu.
O gün dükkânın önünü süpürürken eski bir keseye rastladı. Kese, mor iplikle dikilmişti ve içinde üç gümüş akçe, küçük bir anahtar ve üzerinde “İyilik, sahibini bulur” yazan katlanmış bir kâğıt vardı. Eren keseyi avucunda sımsıkı tuttu. Üç gümüş akçeyle uzun zamandır istediği tahta düdüğü alabilirdi. Fakat içindeki ses, bunun kendisine ait olmadığını söylüyordu.
“Dede, bunu kim düşürmüş olabilir?” diye sordu.
Salih Efendi keseye dikkatle baktı. “Bilmiyorum evlat. Ama emanet, sahibine ulaştırılmadan insanın gönlü rahat etmez. Önce soralım, sonra köyün büyüklerinden yardım isteriz.”
Eren, öğleye kadar Ilgınova’nın sokaklarını dolaştı. Fırıncı Nimet Hanım’a, çömlekçi Rıza Usta’ya, bahçesinde çalışan komşularına sordu. Kimse keseyi tanımıyordu. Öğle namazından sonra köyün küçük mescidinin avlusuna gitti. İmam Hamdi, çocuklara güzel ahlaktan söz ediyor, “Allah katında iyilik yalnızca büyük işler yapmak değildir. Bir gönlü sevindirmek, bir emaneti korumak ve doğruyu söylemek de iyiliktir,” diyordu.
Eren bu sözleri duyunca keseyi daha da dikkatli sakladı. Tam avludan çıkacağı sırada, çeşmenin yanında yaşlı bir kadın gördü. Kadın, elindeki boş testiyi yere bırakmış, uzaklara dalmıştı. Eren onu tanıyordu; adı Sabiha Nine’ydi. Tek başına yaşıyor, her akşam iftar için bir tas çorba hazırlıyordu. Ancak o gün odun almak için parası kalmadığını komşusuna söylemişti.
Eren’in aklına gümüş akçeler geldi. Keseyi sahibine ulaştırmadan içinden bir akçe almak doğru değildi. Bu düşünceyi hemen kalbinden uzaklaştırdı. Eve dönüp annesine olanları anlattı. Annesi, “Doğru davranmak bazen beklemeyi gerektirir. Gel, Sabiha Nine’ye kendi erzakımızdan bir sepet hazırlayalım,” dedi.
Sepete mercimek, pirinç, hurma ve bir parça ekmek koydular. Eren sepeti götürürken Sabiha Nine’nin gözleri doldu. “Allah razı olsun yavrum. Bugün soframda yalnız yemek değil, umut da olacak,” dedi. Eren o an, küçücük bir yardımın bir insanın gününü nasıl aydınlattığını gördü.
Akşamüstü köy meydanında bir duyuru yapıldı. Muallim Cemal Bey, kaybolan bir keseyi aradığını söyledi. Kese, onun merhum annesinden kalmıştı. İçindeki akçeler, köydeki yalnız ailelere iftar yemeği hazırlamak için biriktirilmişti. Küçük anahtar ise meydandaki eski erzak sandığının anahtarıydı.
Eren keseyi hemen uzattı. Cemal Bey, akçelerin eksilmediğini görünce sevinçle Eren’in omzuna dokundu. “Sen yalnızca keseyi değil, iyiliğin yolunu da korumuşsun,” dedi. Sonra erzak sandığını açtılar. İçinden un, nohut ve kuru meyveler çıktı. Köylüler bunları görünce herkes evinden bir şey getirmeye karar verdi.
O akşam meydanda büyük bir iftar sofrası kuruldu. Sabiha Nine’nin çorbası en başköşeye kondu. Fırıncı ekmek, bahçıvan sebze, çocuklar da sofraların kurulmasına yardım etti. Eren’e ayrıca tahta bir düdük hediye edildi; fakat o, düdüğü tek başına çalmak yerine arkadaşlarıyla sırayla paylaşmayı seçti.
İftar duasından sonra İmam Hamdi, “Bereket, yalnızca sofradaki yiyeceğin çoğalması değildir. Güvenin, sevginin ve paylaşmanın artmasıdır,” dedi. Eren gökyüzündeki ilk yıldıza bakarak gülümsedi. O günden sonra Ilgınova’da her cuma, herkes evinden bir parça getirip ihtiyaç sahipleriyle paylaşmaya başladı. Eren ise her iyilik yaptığında, mor iplikli kesenin üzerindeki cümleyi hatırladı: İyilik, gerçekten de sahibini buluyordu.




